Author Archive

November 12, 2019

Joker: Hollywood’da da TERF’lük para etmiyor artık demek ki*

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Azad Alik uzunca bir aradan sonra, konusu itibariyle yaz aylarına damgasını vurmuş oldukça ufuk açıcı bir tartışmayla yayına geri dönüyor. Önümüzdeki günlerde geçmişteki bu tartışmalara yanıtları da kapsayacak dizinin ilk yazısı Beren Azizi’den. Hem konunun kendisini, hem de Türkiye’nin benzer konulardaki kamusal alanına ilişkin güç ilişkilerinin toplumsal ve siyasi olarak nasıl kodlandığını açık etmiş tartışmanın dinamiğini ve o dinamiğin faş ettiklerini anlamayı önemli buluyoruz. Sanat, siyaset ve pazardaki değişim üzerine ileriye yönelik başka tartışmaları da beraberinde getireceğini düşündüğümüz yazıların tamamına TERF sekmesinden ulaşabileceksiniz]

Beren Azizi

Bir film türünün neden öyle çekildiği konusunda malum bir tartışma var. Daha doğrusu Hollywood stüdyolarında o filmleri öyle üretenler kimlerdir? Ya da nedir bunun sebebi? Bu sorunun cevabı tartışmalı. Seyirciye nihai yazarlık atfederek filmin ritüel işlevine işaret eden “Halk bunu seviyor kardeşim!”ci filmin ve üretim süreçlerinin ideolojik açıdan tarafsızlığına ve dolayısıyla masumluğa vurgu yapan yaklaşım bir yanda durur. Öbür yanda da “Ne seyircisi! Milleti manipüle ediyorsunuz! Sistemi ve sömürüyü yeniden üretiyorsunuz!”cu ideolojik amacı ifşa eden yani sermayeyi – Hollywood’u – failleştiren yaklaşım durur. (Rick Altman’ın yürüttüğü bir tartışma: Ritual funciton vs ideological purpose.)

Filmleri kimin veya neyin öyle çektiğini bulursak başka türlü çekilmelerini sağlarız veya en azından sorumlular belli olur da biraz olsun hesap sorarız diye yapılıyordur herhalde bu tartışmalar. Bana soracak olursanız hangisi doğru olursa olsun her iki durumda da bir film türünün nasıl çekileceğini güç ilişkilerimiz belirliyor. Failliği üreticinin elinden alan “Halk bunu seviyor!”cu en masum yaklaşımın doğru olduğu durumda dahi kimin sevgisinin para ettiği veyahut kimin sevgilerini açık etmek konusunda özgür olduğu, kimlerin beğenmemelerinin gözden çıkarılabilir olduğu gibi sanatın üretim süreçlerini belirleyen güç ilişkiler yumağı var. Dolayısıyla mevcut güç ilişkileri değiştikçe filmlerin nasıl çekileceği veya çekilemeyeceği de dönüşüyor. Bazen bu dönüşüm süreçlerinin hızı artar ve bu süreçler bazı türlerde daha yoğun hissedilir. Bu hız ve yoğunluğa kriz de diyebiliriz pekala.

Komedi türü açısından böyle bir “kriz” dönemine girdiğimizi düşünüyorum. Joker filminin de mevcut güç ilişkilerinin değişimine bağlı olarak komedi türü krizinin eleştirisi veya semptomu olması muhtemel.

Şöyle ki, Joker’in yönetmeni Todd Phillips komedi filmlerinin yarı tanınmış bir yönetmeniydi. Yönetmeniydi diyorum; çünkü Joker’den sonra kendisi için yarı tanınmış demek doğru olmaz. Instagram takipçi sayısı yıllardır yüz binlerdeyken bir anda beş yüz binlere fırlamış. Artık ünlü dahası ödüllü-itibarlı bir yönetmenle karşı karşıyayız. Komedi filmleri ise şöhret açısından kendisini ne güldürmüş ne de öldürmüş. Ödül ve itibar açısından ise kendisini seçkin eleştirinin her zaman

read more »

September 24, 2018

Nasıl Ermenileştim?

by Azad Alik

244188

[Editörlerin notu: Azad Alik’in bu döneminde de, eskiden olduğu gibi, ilgilendiğimiz konularda başka bloglarda çıkan ve okurlarımızın ilgisini çekeceğini düşündüğümüz yazıları yeniden yayımlamaya devam edeceğiz. Sevan Nişanyan’ın birinci tekil şahısta yazdığı bu anlatısı son derece kişisel olsa da, “Ermeni Soykırımı’nın üçüncü kuşak sağ kalanları Türkiye’nin bir vatandaşı olarak nasıl sosyalleşiyor?” sorusuna oldukça ilginç bir pencere aralıyor.]

Sevan Nişanyan

Çocukluğumuzda anneannem bazen ciddi yüzünü takınır, Türklerin zulümlerinden söz ederdi. Kullandığı kelime ‘kırım’dı, yani çart ջարթ. Kardeşim ve kuzenlerimle beraber doğal olanı yapıp taklide başlardık. Hi ho ho. Annem babam bu mevzudan hiç söz etmediler.

ABD’ye ilk gittiğim yıl bütün arkadaşların az çok girdiği psikolojiye girip, inanmayacaksınız, Türkiye savunucusu bile oldum. Kıbrıs’ın işgalini protesto eden Yunanlılara karşı New Haven sokaklarında Türk pankartı taşımışlığım vardır.

Toronto ve Montreal’de akraba taallukat ziyaretleri o tepkiyi pekiştirmekten başka işe yaramadı. “Eee evlat Türkiye’de hayat nasıl?” “Hiç fena değil, buradan iyidir.” “Yazıklarrr olsun sana, biz de seni akıllı kültürlü bir genç sandık, tüh.” Bağnazlık kadar beni ifrit eden şey yok. Aman, dedim, Sevan bunlardan uzak dur.

Dördüncü yılımda nihayet merak ettim. Sterling Kütüphanesinde Ermeni tarihine ve soykırıma ilişkin raflar dolusu kitap buldum. Çoğunu okudum. Yetmedi, dönemin başlıca Amerikan, İngiliz ve Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili ne çıkmışsa hepsini taradım.

Şimdi belirtmeme gerek var mı bilmiyorum, ama okuduğumu eleştirel bir gözle okumayı bilirim. O zaman da bilirdim. Argümanda hata ve gedik bulmaya bayılırım. Gençken sanırım daha da keskindi gözüm. İyi okudum. Olayları kavradığıma dair içimde kuşku kalmadı.

İki tane net sonuca vardım:

Bir. Rum ve Ermenilerin tasfiyesi bilinçli, planlı ve kapsamlı bir kararın ürünüdür. Türkiye’nin yönetici çevrelerinde ta 1890’lardan itibaren bu konuda bir kararlılık oluşmuştur. 1908-1909’da kısa bir yalpalamadan sonra İttihat ve Terakki yöneticileri de bu mutabakata katılmıştır. Gayrimüslim anasır meselesini kökünden çözmeden Türk milletinin – geleneksel yapısı ve zihniyetiyle – devam edemeyeceği fikri, Türkiye’nin egemen çevrelerinde başat görüş haline gelmiştir. Dünya Savaşı bu kararlılığı uygulama alanına sokmak için fırsat sayılmıştır. Toplu öldürme planlanmış mıdır, bilmiyorum. Ama 1895 ve 1909 olayları ortadayken, bunun en azından bir ihtimal ya da opsiyon olarak hesaba katılmamış olması mümkün görünmüyor.

İki. “Milli Mücadele” ya da “Kurtuluş Savaşı” adı verilen şey Rum ve Ermeni savaşıdır. Amacı Dünya Savaşı sırasında başlatılmış olan tasfiyeyi sonuca bağlamak ve tehcirde gitmiş olanların geri gelmesini kesin olarak önlemektir.

read more »

September 6, 2018

6-7 Eylül Tartışmaları, Hafızası ve Yüzleşmesi

by Azad Alik

Altiyedieylul

“… Müzeyyen Senar’ın 6-7 Eylül olaylarına kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hatta rivayete göre Senar bir kürkçü dükkanının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı, ancak Daşkan’ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler’in “1950’li yıllarda İzmir” kitabından olayın İstanbul’da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir’de geçtiğini öğreniyorduk. İzmir’de 6-7 Eylül İstanbul’dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasi elitiyle de yakından alakalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan’a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim…”

1955 Eylül’ün 6 ve 7’sinde “Atatürk’ün evine bomba atıldı” iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar. Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti. 6 ve 7 Eylül’de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı. Biz de o günden bu güne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal’la konuştuk.

Röportaj: Bahar Kılınç – Sivil Sayfalar

“POLİTİK EKONOMİK ARGÜMANIN TEMELİNDEKİ MÜLKÜN İADESİNİ DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLAYAN BİR TARTIŞMA YOK”

-6-7 Eylül pogromundan bugün bize hangi tartışmalar kaldı? O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?

6-7 Eylül’le ilgili literatürü siyasi tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun, siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son 20 yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün.
Ancak Türkiye’de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hatta yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok. 6-7 Eylül’le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl, yani 6-7 Eylül’ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları bir dilekçe ile ‘resmi destek’ talebinde bulundu. Merkezi Atina’da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen, AKP iktidarında “bir kısmında ilerleme kaydedilen” taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması, yine bu taleplerin, gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır. Yalnız Onarıcı Adalet tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül’le sınırlı değil

read more »

June 21, 2016

“Müzakerenin düğümü Suriye’de”*

by Azad Alik
vahap_coskun-mesut_yegen_1

Foto: Osman Kaytazoğlu (Al Jazeera)

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin inançlar, etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorunlarına ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yazı dizisinin 4. bölümü olarak Al Jazeera editörlerinden Semin Gümüşel Güner‘in Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Vahap Coşkun‘la yaptığı röportaja yer veriyoruz. Dizinin ilk iki bölümü Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin daha önce Serbestiyet’te de yayımlanmış yazılarından oluşuyordu. Dizi’nin Nuhat Muğurtay tarafından Azad Alik için yazılmış 3. bölümünü ise geçtiğimiz haftalarda yayımlamıştık. Bu yazılara HerkesİçinÖzerklik sayfasından erişebilirsiniz.]

Semin Gümüşel Güner

“Müzakerenin düğümü Suriye’de”

Al Jazeera’ye konuşan Mesut Yeğen ve Vahap Coşkun’a göre, müzakere çok uzak değil. Hukukçu Coşkun’a göre, müzakere kapısı hiç kapanmadı. Sosyolog Yeğen’e göre ise, Eylül – Ekim gibi konuşmak için yeni bir zemin oluşabilir. Her ikisine göre de, Suriye sahasındaki gelişmeler bir değişikliğe işaret ediyor.

7 Haziran 2015’ten bu yana sadece bir yıl geçti ama çok şey değişti. Çözüm süreci rafa kalktı, çatışmalara dönüldü. Onlarca can kaybının yanı sıra binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Aslen HDP’li milletvekillerini hedef alan dokunulmazlıkların kaldırılması tasarısı kabul edildi. Suriye’de ise ABD ve YPG ortak operasyonlar düzenliyor.

Bugünkü durumu Kürt meselesinde uzman iki isimle Şehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Dicle Üniversitesi’nden Doç. Dr. Vahap Coşkun ile konuştuk. Her ikisine göre de, Suriye sahasındaki gelişmeler Kürt sorununun geleceği açısından çok önemli. Sosyolog Yeğen’e göre büyük bir ihtimalle Afrin ile Kobani arasında, Kürtlerin bir şekilde devamlılık sağladığı bir koridor oluşacak. Ama o koridor Halep’in kuzeyinde olacak, Türkiye sınırlarına kadar da ulaşılmayacak. Coşkun ise, ABD’nin Türkiye ve PKK’nin kırmızı çizgilerini uzlaştırmaya çabaladığı görüşünde.

Kürt meselesi açısından bakıldığında, geçen sene 7 Haziran’dan bu yana çok şey değişti. Şehir savaşları, hendekler bitti. Dokunulmazlıkların kaldırılması kabul edildi. Yeni bir askeri stratejiden söz ediliyor. Bugünkü durumu nasıl tanımlarsınız?

Mesut Yeğen: 7 Haziran’da ortaya çıkan tablo, esas olarak siyasetin, parlamentonun Kürt meselesinde öne çıkacağı bir tabloydu. Şimdi o tablo yok. Ne AK Parti içerisindeki Kürt meselesine dönük akıl bugün etkin, ne de HDP etkili. Biraz parlamentonun geri plana düştüğü, güvenlik siyasetinin öne çıktığı bir tablo. Ancak o tablonun içerisinde de belki yeni bir merhale oluşuyor.

Nasıl bir merhale bu?

Mesut Yeğen: PKK’nin açıklamalarından anlaşılan PKK şehir savaşını bitiriyor. Abdülkadir Selvi’nin yazılarından da anladığım kadarıyla, şehirde yürütülen ve PKK üzerinde de etkili olduğu görülen operasyonların bir benzerini de devlet kırsal bölgede de yapmak istiyor ya da en azından yapacağına dair mesaj vererek PKK’ye buraları “boşalt” diyor. Suriye’de yaşanacak gelişmelere, özellikle de ABD’nin PKK’ye önereceklerine ya da muhtemelen vereceği teminatlara bağlı olarak PKK bu yazı kırsalda çok şiddetli bir çatışmayla geçirmemeyi tercih edebilir. Ama Suriye sahasında PKK’nin kaldıracağı ve ABD’nin de garantisini vereceği türden bir durum oluşmazsa, PKK kırda da kalabilir ve şehir savaşlarını yürütürken yaptığı gibi araçlarla karakollara saldırma işini de gerçekleştirebilir. Ancak 90’larda gördüğümüz türden bir çatışma süreci yaşanacağını sanmıyorum.

Vahap Coşkun: 7 Haziran’da HDP’nin kendilerinin bile

read more »

April 26, 2016

1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

read more »

April 5, 2016

Çocukların İstismarı, Algı Savaşları ve Mağduriyet Hırsızları

by Azad Alik

maliyazi

[Editörlerin Notu: Azad Alik editörlerinden Ayda Erbal’ın Uluslararası Çocuk Hakları Merkezi’nden İnsan Hakları ve Çocuk Hakları Sorumlusu Adem Arkadaş’la Türkiye’de Çocuk Hakları konusunda yaptığı nehir röportaj serisinin çocuk savaşçıların topluma kazandırılması konusunu da içeren üçüncü bölümünü çatışmasızlık sürecinin akamete uğraması nedeniyle yayımlayamamıştık. Önümüzdeki günlerde bu dosyaya Ensar Vakfı‘yla yeniden alevlenen tartışmalar nedeniyle geri döneceğiz. Ancak bunu yapmadan önce Yaşama Dair Vakıf kurucularından Mehmet Ali Çalışkan‘ın tartışmanın düzeni, seviyesi ve geleceğine dair oldukça önemli tespitlerini yayımlıyoruz. Yazı daha önce Sivil Sayfalar‘da yayımlanmıştı. Nehir röportajın ilk iki bölümü ise burada Satürn’ün Çocukları: Türkiye’de Çocuk Hakları?-1  Ve “Öteki” Çocuklar: Görülmeyen, Duyulmayan, Konuşulmayan -2]

Mehmet Ali Çalışkan

Karaman’daki tecavüz vakasının ardından rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık. Ancak öyle olmadı.

Karaman’da erkek bir öğretmenin, Ensar Vakfı ve KAİMDER’e (Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) bağlı, çocuklara yönelik dini eğitimler verdiği evlerde gerçekleştirdiği anlaşılan, erkek çocuklara yönelik tecavüzlerin (kimi kaynaklara göre 10, kimine göre 45 çocuk) ortaya çıkması hayli infial yarattı. İnfiale, meşrebe göre imkan veren pek çok husus var. “Bir öğretmenin (erkek) çocuklara tecavüzü”, “vakıf ve dernek evleri”, “vakıf ve dernek evlerinde dini eğitim”, “gönüllü öğretmenin tecavüzleri”, “Ensar” gibi. Bunlardan en çok konuşulansa “Ensar” oldu.

Ensar Vakfı vizyonunu “din ve değerler eğitimi alanında ulusal ve uluslararası düzeyde, değerlerine bağlı, entelektüel birikim ve akademik başarısıyla gelecekte söz sahibi olacak en yetkin vakıf olmak” şeklinde tanıtan bir sivil toplum kuruluşu. Vakıf, üzerine odaklandığı konuyu “din ve ahlak eğitimi” ile “değerler eğitimi” olarak tanımlıyor.

Vakanın faillerine bakıyor, kendimize benzeyenleri sessizlik, benzemeyenleri düşmanlıkla karşılıyoruz

Rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Failin profilini tartışır, fail ile mağdur arasında, bir evde, böylesine mahrem bir ortamda bir arada bulunma halini sorgulardık. Son olarak da kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık.

Ancak bunları yapmadık. Türkiye medyasından, sivil toplumundan ve siyasetinden bekleneceği üzere, fırsatçı, nefret dolu ve düşmanca bir dil ve içerik ile ve siyasi rakipler arası birbirini yok etme motivasyonuna dayanan bir meydan savaşına giriştik. Bu artık o kadar sıradan bir tartışma biçimi oldu ki, meselenin ortaya konuluşu, tarafların belirginleşmesi, pozisyonların netleştirilmesi, savaş enstrümanlarının ezberden çağrılması, rakiplerin kontrol ettiği kitlelerin yerlerinin tahkim edilmesi saatler içinde gerçekleşti.

read more »

March 31, 2016

BİZZAT HALLEDİNİZ: İspat, İnkâr ve Yüzleşme Arasında Bir Sergi∗

by Azad Alik

Babil Derneği Sergi Kitapçığı - Kapak

Babil Derneği Sergi Kitapçığı – Kapak

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 9. bölümünde Bahçeşehir Üniversitesi, Osmanlı Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Fikret Yılmaz‘ın Birikim’in 323. sayısında yayımlanmış sergi eleştirisine yer veriyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Fikret Yılmaz**

“Bizzat Hallediniz” sergisi 2-31 Aralık 2015 arasında ziyarete açıldı ve daha sonra 17 Ocak 2016’ya kadar ziyaret süresinin uzatıldığı duyuruldu. Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü bağlamında hazırlanan bir sergi olduğu için önemliydi. Hem öneminden hem de pre-modern dönem Osmanlı toplumu üzerine çalışan bir tarihçinin de Ermeni Soykırımı hakkındaki bir sergiden öğreneceklerinin olacağı düşüncesiyle ziyaret ettim. Ancak ziyaretim umduğum ölçüde bilgilendirici olmadı. Çünkü sergi, Osmanlı Arşivi’nden uzun araştırmalar sonunda derlendiği belirtilen ve duvarlar boyunca uzanan bir belge koleksiyonundan ibaretti. Bu belgeleri okuyabilecek kadar Osmanlıca bilmeme, Ermeni Soykırımı hakkında çalışmasam bile tarihçi olarak en azından ilgili literatürden haberdar olmama rağmen, “Bizzat Hallediniz” sergisini kolayca gezip tüketemeyeceğimi anlamam uzun sürmedi. Bir tarihçi sergiyi gezerken bu denli zorlanıyorsa, doğal olarak ortalama ziyaretçilerin sergiden nasıl istifade edecekleri ve Ermeni Soykırımı hakkında belge transkripsiyonlarını izleyerek nasıl bilgilenecekleri gibi sorular kendiliğinden önem kazandı. Bu ve benzeri sorunlardan ötürü sergi hakkında bir yazı yazarak katkıda bulunabileceğim fikri oluştu ve daha sonra tekrar ziyaret etmeye karar vererek ayrıldım.

Serginin Ermeni Soykırımı ile ilişkisini nasıl kurduğu ve neyi amaçladığı sergi kitapçığında şöyle açıklanıyor: “1915’te yapılan, ayrıntılı olarak planlanmış bir soykırımla yüzleşme adına toplumsal farkındalığı artırmaya yönelik çabalara bir katkı sunmak”.[1] Ancak, daha ilk bakışta dile getirilen amaç ile sergi arasında bir uyuşmazlık dikkati çekiyordu. Bu uyuşmazlık, sergide Ermeni Soykırımı’nı ele alırken tercih edilen dilin muğlaklığında, kanıtlamaya yönelik bir bakış açısıyla hazırlanmasında, yararlanılan malzeme ve onları kullanma yönteminden kaynaklanan sorunlar nedeniyle yüzleşme ile ispatlama arasında kalmasında somutlaşıyordu.

read more »

February 24, 2016

Özyönetim ve Doğal Kaynaklar

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorununa ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yeni yazı dizisinin 2. bölümünü yayımlıyoruz. Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin bu yazısı daha önce Serbestiyet‘te yayımlanmıştı.]

Nazım Kadri Ekinci*

Kürdistan’da her düzeyde konuşmada/tartışmada sıklıkla dile getirilen bir husus bölgenin doğal kaynak bakımından çok zengin olduğudur. Özellikle su kaynakları ile buna dayalı elektrik üretimi ve petrol en çok öne sürülen hususlar oluyor. Bazen buna söyleyenlerin de pek inanmadığını hisseder gibi oluyorum ama gene de bu yönde özgüven güçlü ve giderek “bizim” elektrik batının sanayini ayakta tutarken bizim ödeme yapmamamız da normaldir noktasına geliniyor. Bu yazıda bölgenin bu açıdan hızlı bir fotoğrafını çekerek bazı tespitlerde bulunacağım.

Önce neredeyse tamamı Adıyaman dâhil bölgede üretilen ham petrolü ele alalım. Sonuçlar aşağıdaki Tablo 1’de özetlenmiştir.

read more »

February 2, 2016

Boşlukları Doldurunuz: Bir “tarafsızlık” denemesi olarak Turkish Review 100. Yıl Dosyası

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 7. bölümüne Lülüfer Körükmez’in Turkish Review dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz

Lülüfer Körükmez*

Turkish Review dergisi, “Türkiye ve Ermenistan: Geçmiş, Şimdi, Gelecek” (Turkey and Armenia: Past, Present, Future) başlığıyla çıkan 100. Yıl dosyasında, yansızlık günahı[**]nı işlemektedir. Yansızlık, yansızlık yanılsaması yaratma çabası, kendini dışarıda bir göz olarak konumlama zorlaması, ancak kaytarma yoluyla mümkün olmuş görünüyor veya tersine, kaytarma, kaçınma isteği yansızlık kisvesi altına saklanıyor. Aşağıda derginin “Türkiye ve Ermenistan: Geçmiş, Şimdi, Gelecek” (Turkey and Armenia: Past, Present, Future) dosya başlığıyla ve bu başlığa eşlik eden Akhtamar Kilisesi’nin bahar aylarında çekilmiş bir fotoğrafıyla çıkmış olan bir eleştirisini sunacağım.

read more »

January 29, 2016

PKK ve Özyönetim

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorununa ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. Bu yıl, 2015 yılında başladığımız dizilere devam ederken bir yandan da bu dizilerden hem ırkçılık hem de Ermeni soykırımının 100. yılıyla yakından ilintili olan bu yeni dizide yazı, karşı yazı ve röportajlara yer vereceğiz. Bu vesileyle ve giriş niteliğinde de olsa yerinden yönetim, kaynaklar ve vergilendirme konularını tartışmaya Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin 1 Aralık seçimlerinden önce Serbestiyet‘te 2 bölüm olarak yayımlanmış yazısını tek bölümde yayımlayarak başlıyoruz. Ekinci’nin kaynaklar konusunu kaleme aldığı başka bir yazıyı ise önümüzdeki günlerde yayımlayacağız.]

Nazım Kadri Ekinci*

Tayyip Erdoğan’ın muhtemelen en büyük hatâsı Abdullah Öcalan üzerinden PKK’yi silâhsızlandırabileceğine ya da sınır dışına çıkarabileceğine inanmış olmasıdır. Abdullah Öcalan’ın en büyük hatâsı da, bölgede ”devleti reddetmeyen” ama kendi güvenlik güçleri olan bir “kantonlar “ grubu kurulmasına T.C. devletini  Erdoğan ve ona bağlı MİT ekibi üzerinden ikna edebileceğine inanmış; daha da vahimi, ona bağlı olan herkesi de inandırmış olmasıdır. Çözüm süreci, karşılıklı olarak mümkün olmayan beklentiler üzerine kurulu bir hayaldi. Her iki taraf da uzun bir süre önce karşılıklı olarak hayallerinin gerçekleşmeyeceğini anlamış olmalıdır. Her iki tarafın da süreç boyunca kaçınılmaz gördükleri savaş için planlarını ve hazırlıklarını yapmış olduğu çok açık.

 

İlk başta ve şu ana kadar savaş, büyük ölçüde kentlerde örgütlenmiş gençlerce yürütülmeye çalışıldı. Bu gençler son iki seneyi inandırıldıkları üzere büyük bir beklenti içinde; özyönetime geçilip kendilerinin “asayiş” gücü olacağı ve bürokratik mekanizmada yer alacakları günlerin hayaliyle geçirdi. Bunu, burada yaşayıp gözlem yapma yeteneği ve olanağı olanların görmüş olması gerek diye düşünüyorum. İki yıl boyunca halkın içinde yaşadılar; müsamaha ve destek gördüler; giderek, günü geldiğinde halkın içinden vurup, halkı mücadeleye katmak demek olan devrimci halk savaşının gerçekleşebileceğine olan inançları pekiştiği ölçüde sabırsızlanmaya başladılar. Savaş başlayınca, büyük bir enerji, hırs ve umutla şehirlerde yerini alacakları polis güçlerine saldırdılar ve saldırıyorlar. İşte tam bu noktada büyük hayal kırıklığı yaşanmış olmalı. PKK’nin en büyük hatâlarından biri, seçimlerde DEP-HADEP-BDP-HDP’ye verilen oy oranı ile kendi yönetim projesine desteği bir tutması. Yüzde 90 ve üzeri oy alınan Lice, Silvan, Varto, Şemdinli, Yüksekova ve en önemlisi Cizre’de halk “gençlerle” birlikte ayaklanmak bir yana, fırsat ve imkân bulduğunda kenti terk etmiş bulunuyor.

 

Bunu “gençler” yapamaz ama PKK’nin kendine sorması gerek: “Halk benimle birlikte ayaklanıp ne kazanacak?” Bu sorunun, inanç ve ülküler temelinde düşünmeye alışmış olanlar için hayret kaynağı olacağını biliyorum. Nasıl, ne kazanacak? Kazanacak bir dünya var! Ama son tahlilde, her türlü halk hareketinin bir maddi temeli olmalı. Burada maddi temeli sadece sınıf temeli olarak düşünmemeliyiz. Onu da içerecek şekilde, ama ötesinde ve daha genel olarak, toplumsal maddi temeli, bir harekete taraf olan ve sonuçta konumu itibariyle o hareketten beklentisi bulunan (homojen olan veya olmayan) gruplar oluşturur. Örneğin “gençlik” sınıf da değildir, homojen de değildir, ama kantonsal özyönetimden büyük beklentisi olan etkili bir gruptur.

read more »

%d bloggers like this: