Author Archive

August 6, 2020

Charles Garry: Mahkeme Salonlarının Ermeni Dövüşçüsü – Video

by Azad Alik

street

Roger Tartarian Çeviri: Liena Gül

Doğum adı Garabed Garabedian olan Charles R. Garry, Kara Panter Partisi’ni temsil etmesiyle ünlü bir vatandaşlık hakları avukatıydı. 1909’da Hamidiye Katliamı sonrası Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaçan Ermeni bir çiftin oğlu olarak dünyaya geldi ve Kaliforniya’nın San Joaquin Vadisi’ndeki kırsal kasaba Selma’da büyüdü. Etnik bir Ermeni oluşundan ötürü yaşadığı dışlanmalar onu hayatı boyunca haklarından mahrum edilmişler için savaşan bir adama dönüştürdü.

Charles R. Garry hakkındaki bu yazı; Roger Tartarian tarafından kaleme alınmış, 26 Ağustos 1991 tarihinde The San Francisco Examiner’da yayımlanmış kısa bir biyografidir.

Charles’ın Bir Savaşçıya Dönüştüğü Gün

Charles Garry’nin Kara Panterler ya da Chicago Yedilisi gibi radikallerden oluşan bir neslin tutkulu savunucusuna nasıl dönüştüğünü anlamak için Kaliforniya Selma Lisesi’nde 1920lerde yaşanmış bir olayı bilmeniz gerekiyor.

Bobby Seale ve Huey Newton gibi düzen karşıtı aktivistlerin büyük bir çoğunluğunun savunma avukatlığını yapmış olan Garry, birkaç gün önce 82 yaşında vefat etti. Karşılaştığım biyografilerinden hiçbirinde San Joaquin Vadisi, Kaliforniya’nın küçük bir çiftlik kasabasından sessiz ve çalışkan bir çocuğun dışlanmışların, ezilmişlerin ve kimsenin önemsemediği davaların ateşli ve mücadeleci savunucusuna dönüşüşünün tam hikâyesi anlatılmıyordu.

Charles Garry bu olayı bana Colonial Williamsburg’daki bir konferans sırasında kendisi anlattı. Bu sohbetin Amerikan tarihinin kutlandığı bir mekânda gerçekleşmiş olmasını hep çok dokunaklı bulmuşumdur. Çünkü anlattığı hikâye, sözde Amerikan geleneklerinin bir parçası olan adalet ve eşitlik anlayışına her açıdan ters olan bir ırk ayrımı hakkındaydı.

Charles Garry’nin San Joaquin Vadi’sinde Ermeni karşıtlığının tavan yaptığı bir dönemde büyümüş olmasının da bu durumda payı var. Bugün ‘büyük çoğunlukla diğer azınlık kesimler’ yobazların hedefi haline gelmiş olsa da o günlerde Central Valley’de büyümüş Ermeni bir anne babadan olma kimse soyadları -ian’la biten insanların sürekli maruz kaldığı aşağılanmayı unutamaz.

read more »

August 5, 2020

Dangers of Convenient Universalism: Power Relations and Responsibility of Scholars on the Hagia Sophia

by Azad Alik

 

Ayasofya

By Axel B. Corlu, Ph.D.

The recent reconversion of the Hagia Sophia into a mosque by the Erdogan regime generated heated debates among scholars, politicians, and the public. A recent article by Patricia Blessing and Ali Yaycioglu, titled “Beyond Conquest Narratives: Hagia Sophia, Past and Present” offers sophisticated but ultimately convenient universalism, where both the past and the present are presented from a distorted lens, with strategic omissions.[1]

According to Blessing and Yaycioglu, there is a binary “conquest narrative” that both the supporters and opponents of the Hagia Sophia reconversion utilize, and that in essence this simplistic view does not reflect the “complex history of Ottoman Hagia Sophia.” The authors go on to label the concerns about the protection of the structure, especially regarding the issue of the mosaics as ahistorical “disinformation,” and offer a “correct” version of history.

I will follow their text in the same order, and point out the multiple issues.

First, the authors begin by stating that Ali Erbaş, the Director of Religious Affairs, ascended the minbar “decorated with green standards, holding a sword…” For a text that opposes the “conquest narrative,” it is remarkable that the meaning of the green standards (as clear and unambiguous a reference to conquest as possible) and the symbolic –albeit bumbling—attempt to hold the sword in the left hand (as a gesture of “peace”)[2], is left unmentioned. The authors inform us that the sword, as a symbol, was not associated with conquest, but the ruler in the Ottoman context. This is quite debatable; Ottoman sultans have been depicted in many different poses, adorned with rich symbolism that incorporates multiple elements. In the case of Mehmed II himself, a famous portrait from the Topkapi Palace Museum, attributed to Siblizade Ahmed, shows him smelling a rose in his right hand, which also features a zihgir, a thumb ring used in Oriental archery, on his thumb.

read more »

May 26, 2020

SHP de 1988’de “Toplum Hazır Değil” Demişti 

by Azad Alik

Screen Shot 2020-05-25 at 3.22.20 PM

Beren Azizi

“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir noktada Hükümeti kutlamak istiyorum; bu benim için bir kadirşinaslık olacak. Hükümeti kutluyorum; çünkü, gerekçede yer alan ifadelerle, çağımızın en gelişmiş Batı toplumlarının en önemli sorunlarından birini, Türk toplumuna taşımıştır. Gerekçede açıklandığı şekliyle, cinsiyet değişikliğinin nüfusa tescil edilme imkanının sağlanması, gelişmiş ülkelerin en önemli sorunudur. Bugün Türkiye’nin hiçbir sorunu kalmamıştır.

Bugün Türkiye’nin, ne enflasyon sorunu, ne özgürlük sorunu, ne de demokratik sorunu vardır; Hükümetin şu değerlendirmesiyle ve haremden kaynaklanan bir ilhamla, sadece ve sadece cinsiyet değişikliği sorunu vardır. Çağın üstündeki, küçümsemediğim; ama Türk toplumu için çok fantezi bulduğum bu sorunu, muhafazakar iktidarın Türk toplumunun gündemine taşımış olmasını samimiyetle, takdirle yad etmek gerekecektir.

             ….

            Saygılar sunuyorum. (SHP sıralarından alkışlar)”[1]

 

Yukarıdaki alıntı Milletvekili Mehmet Turan Bayazıt’ın sözleridir. Bu sözler, 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin bazı maddelerinin değiştirilmesine dair kanun tasarısının oylandığı 4 Mayıs 1988 tarihli birleşimde edilmiştir. Bu birleşimde oylanan maddelerden biri de Türk Kanunu medenisinin 29. maddesine cinsiyet değişikliği ile ilgili bir fıkra ilavesi hakkındadır.

Kanun tasarısı oylanmadan evvel, 11 Şubat 1988 tarihinde Başbakan Turgut Özal imzalı TBMM Meclis Başkanlığına gönderilen tasarıda her değiştirilmesi teklif edilen kanunun gerekçesi de açıklanmıştır. Sicilde kayıtlı cinsiyeti değiştirme hakkının Medeni Kanun’a bir hak olarak eklenmesini teklif eden değişikliğin gerekçesi olarak şunlar denmiştir:

“Yargıtay içtihatları iradi bir şekilde cinsiyet değişikliğine cevaz vermemektedir. Halbuki bu husus çağımızın en gelişmiş batı toplumlarının en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir…

…Yargıtay sadece çift organlı olarak doğmuş olanlar açısından cinsiyet değişikliğini içtihatlarında kabul etmiş bulunduğundan ve yukarıda izah olunan kişiler yönünden de hukuki boşluğun doldurulmasına zaruret hasıl olduğu için bu düzenlemeye gerek görülmüştür.”

read more »

May 15, 2020

ABDÜLHAMİD YEV /VE SHERLOCK HOLMES: İKİ DİLDE POLİSİYE

by Azad Alik

Abdulhamid

Rehan Nişanyan

Toronto Araştırma Kütüphanesi’nde Arthur Conan Doyle koleksiyonu, İngiliz yazarın yarattığı Sherlock Holmes karakterinin evi şeklinde dekore edilmiş müze gibi iki okuma odasından oluşuyor. Askılıkta ünlü detektifin Skoç şapkası ve bastonu, şömine üzerinde piposu, heykelcikler ve resimler, hatta antika bir kocaman yuvarlak masa üzerinde figürleri Sherlock Holmes hikayelerinın kahramanları olan bir satranç takımı.  Raflar Sir Arthur Conan Doyle’un ve Sherlock Holmes konulu başka yazarların çeşitli dillerde kitapları ile dolu.  Bunlar arasında Yervant Odyan’ın 1911’de İstanbul’da yayınlanmış, özenle muhafaza edilmiş Ermenice “Abdülhamit yev Sherlock Holmes”romanını bulmak çok tatlı bir sürpriz oldu. Ender kitap olduğu için dışarı çıkarılamayan kitabı bu şirin odada oturup okumak haftalar sürdü. Ancak heyecanlı başlayan kitap yarısından sonra hayal kırıklığına uğrattı. Roman ilginç bir polisiye olarak başladı, fakat bir süre sonra Abdülhamid dönemini anlatan tarihsel ve siyasi romana, hatta neredeyse İttihatçı propagandasına dönüştü.

 

Polisiye kısmını özetlersek, İstanbul’da bir dizi cinayet işlenir. Öldürülenler Abdülhamid’in hafiye ve jurnalcileridir. Sultan, Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u yaratırken gerçek bir gizli polisi örnek aldığını öğrenir. McLain adlı İskoçyalı bu emekli polisi Abdülhamid büyük paralar karşılığı Yıldız’a getirtir.  “Sherlock Holmes” İstanbul’un çeşitli mekanlarında zekice akıl yürütmelerle nihayet cinayetlerin arkasında bir gizli örgüt bulur, fakat onların siyasi ihtilalciler olduğunu öğrenince, kendisi de hürriyetperver bir ülkenin vatandaşı olduğu için ahlaki bir çıkmaza girer.  İş ahlakı ile ihtilalcilere sempatisi çakışır. Nihayet Abdülhamid’i onları idam etmek yerine Yemen’e sürgün etmesi için ikna eder.  Süveyş Kanalı’ndan geçerlerken de gemiden atlayıp kaçmalarına yardım eder. İhtilalciler gizlice İstanbul’a, “Sherlock Holmes” ise İngiltere’ye döner ve kitaptan çıkar!

read more »

April 22, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – Son*

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı dizisinin son bölümünü dikkatinize sunuyoruz.  Çelik, Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

Birinci ve ikinci kuşak arasında sayılabilecek bir zaman aralığı olarak değerlendirebileceğimiz 1919 doğumlu Nureddin Zaza, Kürt aydınları arasında hatıratında ailesi, çocukluğu ve özel yaşamı ile ilgili en ayrıntılı yazan kişilerden biridir. Fransızca olarak kaleme aldığı Bir Kürt Olarak Yaşamım (Ma vie de kurde) adlı anıları, doğduğu Maden kasabasındaki çocukluğu ve gündelik hayatın tasviri ile başlar.

Dedesinin Maden valisi olduğu esnada 1915’te yaşananları şöyle betimler: “Dedem iyi bir yönetici olmakla yetinmez, silah sanatındaki bilgisini de geliştirir ve binicilik alanında iyi bir ün yapar. Maden’deki Kürt, Rum, Ermeni ve Türk topluluklarını uyum ve huzur içinde yaşatmayı başarır. Ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla, İstanbul’da iktidarda bulunan Jöntürkler’in Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmaya kararlı güçlerle işbirliği siyaseti Maden’deki uyumlu birliği parçalamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Ermeni örgütleri savaşı kazanması için Rusya’ya yardıma karar vermişlerdi, bu da Almanları çok kızdırmıştı. Jöntürkler’in güçlü desteğiyle, Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan Ermenileri yok etmeyi amaçlayan bir plan yaparlar. Bu plan 1915 yılından 1918 yılına kadar gerçekleştirilir. İstanbul’daki yöneticiler bütün bir halkın kırımını hedefleyen, şeytanca birçok yönteme başvururlar. Bu siyasete karşı hoşnutsuzluğunu gösteren her Osmanlı hain olarak değerlendirilip en yüksek cezalara çarptırılabilirdi. Birçok Kürt, bu tür tehditlere karşı servetlerini verirler; kentlerindeki, bölgelerindeki ve aşiretlerindeki Ermenileri korumak için yaşamlarını bile verenler olur. Maden’de yaşayanlar da aynı tutumu sergilerler. Yöneticilerin emir vererek gönderdikleri askerlerin, jandarmaların ve katillerin zulmünden, kentlerindeki Ermenileri esirgerler. Kürtler, 1919 yılında, Suriye’ye sığınmaları için Ermenilere yardım ederler. Aynı dönemde ailem, yetim Ermeni kızı küçük Caco’yu (gerçek adı Macide) yanlarına alırlar. Ermeniler Maden’den ayrıldıklarında mahalleleri bir yıkıntıdan başka bir şey değildir.”

read more »

April 13, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – III*

by Azad Alik

select.php_

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik  Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

1915’te yaşananlara kendi yerelinde doğrudan tanıklık etmiş ve bunu anılarında çok ayrıntılı bir şekilde işleyen nadir kişilerden birisi Liceli Hasan Hişyar Serdî’dir. Kürtçe kaleme aldığı anılarında kişisel tanıklığın dolaysız anlatımı ile siyasi ve kimliksel aidiyet bağlamında yazmanın çelişkisini de ortaya koyar. Kürt-Ermeni ilişkilerini ve özellikle 1915’i anlattığı bölümler tam da bu çelişkiyi açığa çıkarır. Örneğin dediğine göre Kulp Vadisi’nde Ermeni partizanlar tarafından öldürülen yüzlerce Kürt arasında amcasının kardeşi Ali de vardır.

Fakat kardeşi öldürülen amcasının Ermeni fermanı (fermana filehan) ilan edildiğinde Ermeni kadın ve çocuklarını ölümden koruduğunu söyler. Sonrasında Kürt milliyetçisi bir bakış açısıyla Ermenileri Kürtlerin aleyhine çalışmalarıyla suçlar. Fakat devamında, siyasi angajmanını bir kenara koyup, yazdığı bölümde ise henüz onlu yaşlarında bir çocuk iken kendi köyünde tanık olduğu soykırımı bütün çıplaklığıyla şöyle betimler: “Bizim köyümüz Lice ile Hani arasında idi. Köye yakın ve üst tarafında da Huriler dönemine ait 5000 yıllık bir maziye sahip bir zindan vardı. Zira zindan doğal bir mağaranın içi oyularak yapılmıştı. Yöredeki Ermeniler toplanır, bu zindanın bulunduğu yarın başına getirilerek uçuruma bırakılarak parçalanır ve öldürülürdü. Cesetler zindana taşınarak üst üste atılıyordu. Zindan derin olduğu için buradan koku vermiyordu. […]

Kulp’tan 250 kişilik bir kadın ve çocuk topluluğu önlerine katıp aşağıya Diyarbakır ovasına götürdüklerini gördük. Amcam beni çağırarak ‘Bu kadınları götürenlerin başındaki adam Arif Bey isminde biridir. Git de ki ‘Bir erkek ve bir kız çocuğunu benim istediğimi ilet!’ Ben ve birkaç çocuk arkadaşımla birlikte, topluluğun ardına düştük. Bir ağacın altında Arif Bey dinlenirken yakaladık. İsteğimizi Arif Bey’e ilettik. Arif Bey dönüp bize ‘Gidin, onların içinden iki kişiyi alarak götürün’ dedi. Ben kendisine ‘Beyim bunların etrafında asker doludur. Bizi dipçik ve süngülerle döverler.’ Arif Bey: ‘Gidin benim gözüm sizde !…’ Biz, kadın ve çocuklardan oluşan topluluğa yaklaştık. Askerlere, Arif Bey’den geldiğimizi belirterek isteğimizi söyledik. Kadınların ve çocukların içine girdik. Onlar da ölümlerini bekler bir haldeydiler. Koca kadınlar derlerdi ki ‘Bizi götürün, biz sizin her tür işinizi yapabilecek durumdayız.’

read more »

April 6, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – II*

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

Geçen haftaki yazımda Cemil Paşazadelerin iki aktif üyesi olan Kadri ve Cemil beylerin anılarında 1915’e dair sessizleştirmeye ve yer yer inkara varan noktalara dikkat çekmiştim. Bu hafta da yine aynı anıların izinde devam edeceğiz.

Kadri ve Cemil beyler Lozan’da 1914 yılındaki savaş arifesinde Ermeniler ile ilgili yaşadığı bu deneyimlerin dışında özellikle okulu yarıda bırakıp İstanbul’a geri döndüğü ve savaşa katıldığı yıllarda Ermeniler ile ilgili hiçbir şeyden bahsetmez. 1915’te yaşanan drama doğrudan tanık olma ihtimali de yüksek aslında zira I. Dünya Savaşı esnasında Doğu Cephesi’nde 3. Ordu’ya bağlı yedek subay olarak yer alır. Doğrudan tanık olmasa dahi yaşananları duymaması neredeyse imkânsız. Buna rağmen anılarında 1915’i büyük bir suskunluk ile geçiştirir. Sadece Kürtlerin savaş esnasında ve sonrasında batı şehirlerine zorla sürgün ettirilmesi konusuna değinirken şöyle bir ilişkilendirmede bulunur: “İttihat ve Terakki hükümeti yaptığı tehcir kanunu ile ölümlerden kurtulan Kürtleri Anadolu’ya garbe nakil ve orada vilayetlere, tevzi ederek Kürdistan’ı her ne şekilde olursa olsun Kürtlerden, boşaltmak yerlerine Türk getirip yerleştirmek istiyordu. Ki artık, bir daha Kürt davası vardır denilemez hale gelsin, İttihat ve Terakki hükümeti bu zalim icraatını müşirine tatbik etmek istediğinden Kürtleri aç ve perişan bir halde yollarda öldürmekte idi bunun için de sefil bir halde hicret ettirilen Kürtleri durdurmadan hareket halinde bulundurarak maksatlarını yerine getirmek istemekte idiler. Bu imha siyaseti Ermenilere tatbik ettiği şekilde değil; tüfek ve kılıç kullanmadan, ‘Ruslar sizi katliam eder’ perdesi arkasına gizlenerek aç ve perişan bir halde, 15-20 derece sıfır altında bulunan bir hava soğukluğu içinde kendilerini hicrete tabi tutmakla yapıyordu.”

Burada da amaç 1915’te yaşananları dile getirmek ya da Ermenilere yönelik bir zulüm yapıldığını söylemekten ziyade Kürtlere yapılan muamelenin farklılığını vurgulamaktır.

read more »

March 9, 2020

Kürt aydınlarının siyasi hatıratında 1915 -I*

by Azad Alik

DozaKurdistan

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik  Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

Son yüzyılın başından beri Kürt siyasi ve entelektüel yaşamında önemli etkiler bırakmış olan birçok Kürt aydın ve siyasetçisi içinde çok azı anılarını yazmıştır. Güçlü bir gelenekten yoksun olan bu alandaki çalışmalar bir elin parmaklarını geçmez. Anılarını yazan Kürt aydınlarının neredeyse hepsi az ya da çok, iyi veya kötü, mutlaka Ermenilerden ve özellikle de 1915’ten bahsetmiştir. Bu alanda yazılan anıları çeşitli kriterlere göre sınıflandırmak mümkün olsa da her şeyden önce kuşak meselesi bağlamında ikiye ayırabiliriz. Bu anlamda 1915 döneminde yaşayan ve bir kısmı bizzat o dönemin gelişmelerine tanık olan birinci kuşak aydınların yazdıkları kişisel anılar ve 1915 sonrası dönemde doğan, 1915’e dair birinci elden tanıklıkları dinlemiş Kürt aydınlarının yazdıkları anılar üzerinden bir kuşak ayrımı yapabiliriz. Birinci kuşak aydınlar içerisinde hatıratlarında 1915’e dair fikir beyan eden ve tanıklığını yazanlar içerisinde Abdurrezak Bedirxan, Nuri Dersimi, Ekrem Cemil Paşa, Kadri Cemil Paşa (Zinar Silopî), Osman Sebri, Hesen Hişyar Serdi ve İhsan Nuri Paşa gibi isimleri sayabiliriz. İkinci kuşak Kürt aydınlar arasında ise Nurettin Zaza, Musa Anter, Naci Kutlay, Tarık Ziya Ekinci, Mahmut Yeşil, Canip Yıldırım, Şerafettin Kaya ve Hüseyin Demirer’i sayabiliriz.

Birinci kuşak içerisinde anılarını yazan Kürt aydınlarının genelde Ermeniler özelde ise 1915’e dair anlatılarını özetleyen iki temel olgu sayabiliriz: Politik rolleri bağlamında sıkı sıkıya bağlı oldukları Kürt milli çıkarlarına angaje bir yaşam pratiğini anılarında belirgin bir şekilde vurgulama çabası ve bu olguya bağlı olarak bazı tarihsel hakikatleri sessizleştirmek ya da kısaca değinip geçmek. Bu iki olgu her biri farklı aydınların hatıratlarında değişik yoğunluklarda karşılık bulsa da özellikle Kürt milli çıkarları hepsinin hatıratında merkezi bir temadır. Büyük altüst oluşların yaşandığı bir yüzyılın başında henüz çok genç yaşta politikleşen ve milliyetçi dalganın tüm Ortadoğu’yu kasıp kavurduğu bir dönemde çoğu Kürt toplumunun aristokrat ailelerine mensup, eğitimli ve güncel gelişmelerden son derece haberdar olan bu aydınlar için Kürt ulusunun (ve elbette kendi aile) çıkarları her şeyin başında geliyordu.

read more »

February 17, 2020

Anlatmaya ve Dinlemeye Sadakat: Jean Améry, Hınç ve Umut*

by Azad Alik

298960@2x-1

Umut Tümay Arslan**

Öncelikle teşekkür etmek isterim, Yesayan Salonu’nda Hrant Dink Umut Konuşması’nı yapmak üzere davet ettikleri için; Rober Koptaş’a ve bu toplantıyı düzenleyen ve emeği geçen herkese. Rober Koptaş’a bu metni hazırlarken verdiği destek ve yardım için ayrıca teşekkür etmeliyim.

Böyle bir konuşma için Jean Améry’yi seçmiş olmam ilk bakışta yerinde görünmeyebilir. Ermeni Soykırımı’nın inkârıyla yüz yıl geçirmiş bizimki gibi bir toplum, bir coğrafya için, Almanya’nın hukuki ve politik yüzleşmesinin sınırlarıyla, bu yüzleşmeden arta kalanlarla uğraşan Jean Améry’nin hınç etiği sanki biraz fazladır; henüz gelmediğimiz bir aşama gibi düşünenler de çıkacaktır. Haklı olabilirler. Bense onun yazdıklarını, Türkiye’de son yirmi yılda inkârın ürettiği ahlaki vakumdan çıkma çabasına, bu çabanın sınırlılıklarını tanımaya, Türklük ethosundan[1] kopuşu mümkün kılabilecek duygusal ve düşünsel karşılaşmalara doğru açabileceğimize inanıyorum. İnkârdan vazgeçenler, inkârı sadece devletle ilişkili olarak düşünmeyenler, kamusal ve kolektif bir yüzleşmenin olanaklarını arayanlar için Améry’nin yazdıkları, hem “olan oldu”ya itiraz etme kuvvetini hatırlatır, hem de soykırımın geçmişte yaşanmış olanlardan ibaret olmadığını. Hrant Dink’in öldürülmesiyle Ermeni Soykırımı arasındaki devamlılık, bir kez de Améry’nin muhayyilesiyle kurulabilir.

Yüzleşme, soykırım hafızasını taşıyan kuşaklarla inkâr içinde ikamet etmeye alışmış kuşaklar arasındaki derin duygusal ve düşünsel uçurumu kavrama zorunluluğudur. Yüzleşme, diyalog ve konuşmanın imkanlarını ve imkansızlıklarını tanıma zorunluluğudur. Yüzleşme, inkarın içinde büyütülmüş egemen kimliğin başkalaşımı ve yıkımı, bizi bu kimlikten dışarıya doğru fırlatan kuvvetlerle birlikte hareket etme zorunluluğudur. Yüzleşmeyi bünyevi zorunluluklarıyla etiğin ve duyguların alanına doğru çekiştiren Améry, yalnızlaştırılanın, kırılganlaştırılanın yanında hareket edebilecek gücü ve cesareti uyandırmanın, kırılganlıkların eşitsiz dağılımında payımıza düşene, bedenlerimiz hakkında hükümler veren dünyaya ve dile dair bir tefekkürü başlatmanın yollarını arıyordur.

İnkâr içinde, Türklük ethosu içinde ikamet etmeye alışmış kuşaklar için dikkatli bir dinleme, bedenlerimizin, duygularımızın toplumsallığını, kibirle, şişmiş gururla, imtiyazlı olmaya alışmışlıkla tıka basa doluluğunu fark edebilmekle mümkündür. Düşünsel anlamda ise, her asimetrik ilişkide olduğu gibi, imtiyazlı olanın zihinsel gevşekliğine sahip oluşumuzu tanımakla. Bütün bunlar nedeniyle, Améry’nin yazdıkları, hukuki ve politik yüzleşmeden arta kalanları görebilmekle ilişkili gibidir. Hem geçmişin hem geleceğin hayaletleriyle, sadece “olan oldu”ya itiraz etme kuvvetiyle değil, olacak olana karşı kalkacak kolların, yumrukların peşinde gitme kuvveti ve cesaretiyle de ayrılmaz bağı var gibidir onun cümlelerinin.

read more »

November 12, 2019

Joker: Hollywood’da da TERF’lük para etmiyor artık demek ki*

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Azad Alik uzunca bir aradan sonra, konusu itibariyle yaz aylarına damgasını vurmuş oldukça ufuk açıcı bir tartışmayla yayına geri dönüyor. Önümüzdeki günlerde geçmişteki bu tartışmalara yanıtları da kapsayacak dizinin ilk yazısı Beren Azizi’den. Hem konunun kendisini, hem de Türkiye’nin benzer konulardaki kamusal alanına ilişkin güç ilişkilerinin toplumsal ve siyasi olarak nasıl kodlandığını açık etmiş tartışmanın dinamiğini ve o dinamiğin faş ettiklerini anlamayı önemli buluyoruz. Sanat, siyaset ve pazardaki değişim üzerine ileriye yönelik başka tartışmaları da beraberinde getireceğini düşündüğümüz yazıların tamamına TERF sekmesinden ulaşabileceksiniz]

Beren Azizi

Bir film türünün neden öyle çekildiği konusunda malum bir tartışma var. Daha doğrusu Hollywood stüdyolarında o filmleri öyle üretenler kimlerdir? Ya da nedir bunun sebebi? Bu sorunun cevabı tartışmalı. Seyirciye nihai yazarlık atfederek filmin ritüel işlevine işaret eden “Halk bunu seviyor kardeşim!”ci filmin ve üretim süreçlerinin ideolojik açıdan tarafsızlığına ve dolayısıyla masumluğa vurgu yapan yaklaşım bir yanda durur. Öbür yanda da “Ne seyircisi! Milleti manipüle ediyorsunuz! Sistemi ve sömürüyü yeniden üretiyorsunuz!”cu ideolojik amacı ifşa eden yani sermayeyi – Hollywood’u – failleştiren yaklaşım durur. (Rick Altman’ın yürüttüğü bir tartışma: Ritual funciton vs ideological purpose.)

Filmleri kimin veya neyin öyle çektiğini bulursak başka türlü çekilmelerini sağlarız veya en azından sorumlular belli olur da biraz olsun hesap sorarız diye yapılıyordur herhalde bu tartışmalar. Bana soracak olursanız hangisi doğru olursa olsun her iki durumda da bir film türünün nasıl çekileceğini güç ilişkilerimiz belirliyor. Failliği üreticinin elinden alan “Halk bunu seviyor!”cu en masum yaklaşımın doğru olduğu durumda dahi kimin sevgisinin para ettiği veyahut kimin sevgilerini açık etmek konusunda özgür olduğu, kimlerin beğenmemelerinin gözden çıkarılabilir olduğu gibi sanatın üretim süreçlerini belirleyen güç ilişkiler yumağı var. Dolayısıyla mevcut güç ilişkileri değiştikçe filmlerin nasıl çekileceği veya çekilemeyeceği de dönüşüyor. Bazen bu dönüşüm süreçlerinin hızı artar ve bu süreçler bazı türlerde daha yoğun hissedilir. Bu hız ve yoğunluğa kriz de diyebiliriz pekala.

Komedi türü açısından böyle bir “kriz” dönemine girdiğimizi düşünüyorum. Joker filminin de mevcut güç ilişkilerinin değişimine bağlı olarak komedi türü krizinin eleştirisi veya semptomu olması muhtemel.

Şöyle ki, Joker’in yönetmeni Todd Phillips komedi filmlerinin yarı tanınmış bir yönetmeniydi. Yönetmeniydi diyorum; çünkü Joker’den sonra kendisi için yarı tanınmış demek doğru olmaz. Instagram takipçi sayısı yıllardır yüz binlerdeyken bir anda beş yüz binlere fırlamış. Artık ünlü dahası ödüllü-itibarlı bir yönetmenle karşı karşıyayız. Komedi filmleri ise şöhret açısından kendisini ne güldürmüş ne de öldürmüş. Ödül ve itibar açısından ise kendisini seçkin eleştirinin her zaman

read more »

%d bloggers like this: