Archive for ‘Politics of Memory’

April 22, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – Son*

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı dizisinin son bölümünü dikkatinize sunuyoruz.  Çelik, Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

Birinci ve ikinci kuşak arasında sayılabilecek bir zaman aralığı olarak değerlendirebileceğimiz 1919 doğumlu Nureddin Zaza, Kürt aydınları arasında hatıratında ailesi, çocukluğu ve özel yaşamı ile ilgili en ayrıntılı yazan kişilerden biridir. Fransızca olarak kaleme aldığı Bir Kürt Olarak Yaşamım (Ma vie de kurde) adlı anıları, doğduğu Maden kasabasındaki çocukluğu ve gündelik hayatın tasviri ile başlar.

Dedesinin Maden valisi olduğu esnada 1915’te yaşananları şöyle betimler: “Dedem iyi bir yönetici olmakla yetinmez, silah sanatındaki bilgisini de geliştirir ve binicilik alanında iyi bir ün yapar. Maden’deki Kürt, Rum, Ermeni ve Türk topluluklarını uyum ve huzur içinde yaşatmayı başarır. Ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla, İstanbul’da iktidarda bulunan Jöntürkler’in Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmaya kararlı güçlerle işbirliği siyaseti Maden’deki uyumlu birliği parçalamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Ermeni örgütleri savaşı kazanması için Rusya’ya yardıma karar vermişlerdi, bu da Almanları çok kızdırmıştı. Jöntürkler’in güçlü desteğiyle, Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan Ermenileri yok etmeyi amaçlayan bir plan yaparlar. Bu plan 1915 yılından 1918 yılına kadar gerçekleştirilir. İstanbul’daki yöneticiler bütün bir halkın kırımını hedefleyen, şeytanca birçok yönteme başvururlar. Bu siyasete karşı hoşnutsuzluğunu gösteren her Osmanlı hain olarak değerlendirilip en yüksek cezalara çarptırılabilirdi. Birçok Kürt, bu tür tehditlere karşı servetlerini verirler; kentlerindeki, bölgelerindeki ve aşiretlerindeki Ermenileri korumak için yaşamlarını bile verenler olur. Maden’de yaşayanlar da aynı tutumu sergilerler. Yöneticilerin emir vererek gönderdikleri askerlerin, jandarmaların ve katillerin zulmünden, kentlerindeki Ermenileri esirgerler. Kürtler, 1919 yılında, Suriye’ye sığınmaları için Ermenilere yardım ederler. Aynı dönemde ailem, yetim Ermeni kızı küçük Caco’yu (gerçek adı Macide) yanlarına alırlar. Ermeniler Maden’den ayrıldıklarında mahalleleri bir yıkıntıdan başka bir şey değildir.”

read more »

April 13, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – III*

by Azad Alik

select.php_

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik  Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

1915’te yaşananlara kendi yerelinde doğrudan tanıklık etmiş ve bunu anılarında çok ayrıntılı bir şekilde işleyen nadir kişilerden birisi Liceli Hasan Hişyar Serdî’dir. Kürtçe kaleme aldığı anılarında kişisel tanıklığın dolaysız anlatımı ile siyasi ve kimliksel aidiyet bağlamında yazmanın çelişkisini de ortaya koyar. Kürt-Ermeni ilişkilerini ve özellikle 1915’i anlattığı bölümler tam da bu çelişkiyi açığa çıkarır. Örneğin dediğine göre Kulp Vadisi’nde Ermeni partizanlar tarafından öldürülen yüzlerce Kürt arasında amcasının kardeşi Ali de vardır.

Fakat kardeşi öldürülen amcasının Ermeni fermanı (fermana filehan) ilan edildiğinde Ermeni kadın ve çocuklarını ölümden koruduğunu söyler. Sonrasında Kürt milliyetçisi bir bakış açısıyla Ermenileri Kürtlerin aleyhine çalışmalarıyla suçlar. Fakat devamında, siyasi angajmanını bir kenara koyup, yazdığı bölümde ise henüz onlu yaşlarında bir çocuk iken kendi köyünde tanık olduğu soykırımı bütün çıplaklığıyla şöyle betimler: “Bizim köyümüz Lice ile Hani arasında idi. Köye yakın ve üst tarafında da Huriler dönemine ait 5000 yıllık bir maziye sahip bir zindan vardı. Zira zindan doğal bir mağaranın içi oyularak yapılmıştı. Yöredeki Ermeniler toplanır, bu zindanın bulunduğu yarın başına getirilerek uçuruma bırakılarak parçalanır ve öldürülürdü. Cesetler zindana taşınarak üst üste atılıyordu. Zindan derin olduğu için buradan koku vermiyordu. […]

Kulp’tan 250 kişilik bir kadın ve çocuk topluluğu önlerine katıp aşağıya Diyarbakır ovasına götürdüklerini gördük. Amcam beni çağırarak ‘Bu kadınları götürenlerin başındaki adam Arif Bey isminde biridir. Git de ki ‘Bir erkek ve bir kız çocuğunu benim istediğimi ilet!’ Ben ve birkaç çocuk arkadaşımla birlikte, topluluğun ardına düştük. Bir ağacın altında Arif Bey dinlenirken yakaladık. İsteğimizi Arif Bey’e ilettik. Arif Bey dönüp bize ‘Gidin, onların içinden iki kişiyi alarak götürün’ dedi. Ben kendisine ‘Beyim bunların etrafında asker doludur. Bizi dipçik ve süngülerle döverler.’ Arif Bey: ‘Gidin benim gözüm sizde !…’ Biz, kadın ve çocuklardan oluşan topluluğa yaklaştık. Askerlere, Arif Bey’den geldiğimizi belirterek isteğimizi söyledik. Kadınların ve çocukların içine girdik. Onlar da ölümlerini bekler bir haldeydiler. Koca kadınlar derlerdi ki ‘Bizi götürün, biz sizin her tür işinizi yapabilecek durumdayız.’

read more »

September 24, 2018

Nasıl Ermenileştim?

by Azad Alik

244188

[Editörlerin notu: Azad Alik’in bu döneminde de, eskiden olduğu gibi, ilgilendiğimiz konularda başka bloglarda çıkan ve okurlarımızın ilgisini çekeceğini düşündüğümüz yazıları yeniden yayımlamaya devam edeceğiz. Sevan Nişanyan’ın birinci tekil şahısta yazdığı bu anlatısı son derece kişisel olsa da, “Ermeni Soykırımı’nın üçüncü kuşak sağ kalanları Türkiye’nin bir vatandaşı olarak nasıl sosyalleşiyor?” sorusuna oldukça ilginç bir pencere aralıyor.]

Sevan Nişanyan

Çocukluğumuzda anneannem bazen ciddi yüzünü takınır, Türklerin zulümlerinden söz ederdi. Kullandığı kelime ‘kırım’dı, yani çart ջարթ. Kardeşim ve kuzenlerimle beraber doğal olanı yapıp taklide başlardık. Hi ho ho. Annem babam bu mevzudan hiç söz etmediler.

ABD’ye ilk gittiğim yıl bütün arkadaşların az çok girdiği psikolojiye girip, inanmayacaksınız, Türkiye savunucusu bile oldum. Kıbrıs’ın işgalini protesto eden Yunanlılara karşı New Haven sokaklarında Türk pankartı taşımışlığım vardır.

Toronto ve Montreal’de akraba taallukat ziyaretleri o tepkiyi pekiştirmekten başka işe yaramadı. “Eee evlat Türkiye’de hayat nasıl?” “Hiç fena değil, buradan iyidir.” “Yazıklarrr olsun sana, biz de seni akıllı kültürlü bir genç sandık, tüh.” Bağnazlık kadar beni ifrit eden şey yok. Aman, dedim, Sevan bunlardan uzak dur.

Dördüncü yılımda nihayet merak ettim. Sterling Kütüphanesinde Ermeni tarihine ve soykırıma ilişkin raflar dolusu kitap buldum. Çoğunu okudum. Yetmedi, dönemin başlıca Amerikan, İngiliz ve Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili ne çıkmışsa hepsini taradım.

Şimdi belirtmeme gerek var mı bilmiyorum, ama okuduğumu eleştirel bir gözle okumayı bilirim. O zaman da bilirdim. Argümanda hata ve gedik bulmaya bayılırım. Gençken sanırım daha da keskindi gözüm. İyi okudum. Olayları kavradığıma dair içimde kuşku kalmadı.

İki tane net sonuca vardım:

Bir. Rum ve Ermenilerin tasfiyesi bilinçli, planlı ve kapsamlı bir kararın ürünüdür. Türkiye’nin yönetici çevrelerinde ta 1890’lardan itibaren bu konuda bir kararlılık oluşmuştur. 1908-1909’da kısa bir yalpalamadan sonra İttihat ve Terakki yöneticileri de bu mutabakata katılmıştır. Gayrimüslim anasır meselesini kökünden çözmeden Türk milletinin – geleneksel yapısı ve zihniyetiyle – devam edemeyeceği fikri, Türkiye’nin egemen çevrelerinde başat görüş haline gelmiştir. Dünya Savaşı bu kararlılığı uygulama alanına sokmak için fırsat sayılmıştır. Toplu öldürme planlanmış mıdır, bilmiyorum. Ama 1895 ve 1909 olayları ortadayken, bunun en azından bir ihtimal ya da opsiyon olarak hesaba katılmamış olması mümkün görünmüyor.

İki. “Milli Mücadele” ya da “Kurtuluş Savaşı” adı verilen şey Rum ve Ermeni savaşıdır. Amacı Dünya Savaşı sırasında başlatılmış olan tasfiyeyi sonuca bağlamak ve tehcirde gitmiş olanların geri gelmesini kesin olarak önlemektir.

read more »

September 6, 2018

6-7 Eylül Tartışmaları, Hafızası ve Yüzleşmesi

by Azad Alik

Altiyedieylul

“… Müzeyyen Senar’ın 6-7 Eylül olaylarına kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hatta rivayete göre Senar bir kürkçü dükkanının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı, ancak Daşkan’ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler’in “1950’li yıllarda İzmir” kitabından olayın İstanbul’da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir’de geçtiğini öğreniyorduk. İzmir’de 6-7 Eylül İstanbul’dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasi elitiyle de yakından alakalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan’a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim…”

1955 Eylül’ün 6 ve 7’sinde “Atatürk’ün evine bomba atıldı” iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar. Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti. 6 ve 7 Eylül’de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı. Biz de o günden bu güne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal’la konuştuk.

Röportaj: Bahar Kılınç – Sivil Sayfalar

“POLİTİK EKONOMİK ARGÜMANIN TEMELİNDEKİ MÜLKÜN İADESİNİ DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLAYAN BİR TARTIŞMA YOK”

-6-7 Eylül pogromundan bugün bize hangi tartışmalar kaldı? O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?

6-7 Eylül’le ilgili literatürü siyasi tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun, siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son 20 yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün.
Ancak Türkiye’de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hatta yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok. 6-7 Eylül’le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl, yani 6-7 Eylül’ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları bir dilekçe ile ‘resmi destek’ talebinde bulundu. Merkezi Atina’da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen, AKP iktidarında “bir kısmında ilerleme kaydedilen” taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması, yine bu taleplerin, gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır. Yalnız Onarıcı Adalet tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül’le sınırlı değil

read more »

May 10, 2016

Kesik’in açtığı yerden: Kat kat notlar

by umuttumay

1

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 12. bölümünde Azad Alik editörlerinden Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Umut Tümay Arslan‘ın Altyazı dergisinin Mart 2015 tarihli 148. sayısında yayımlanmış film eleştirisine yer veriyoruz. 1915’in yüzüncü yıl anmalarına ilişkin kimi sergi ve anma toplantılarının da eleştirisini içeren dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Umut Tümay Arslan*

Canlı şimdinin bu kendi kendisinin çağdaşı-olamama durumu olmaksızın, canlı şimdinin gizli gizli ayarını bozan şey olmaksızın, orada olmayanlara karşı, artık mevcut olmayan ve yaşamayanlar ya da henüz  mevcut olmayan ve yaşamayanlar için adalete duyulan bu saygı ve sorumluluk olmaksızın ‘nereye?’, ‘yarın nereye?’  sorusunu yöneltmenin ne anlamı olacaktır ki?[1]

Anlama ihtiyacı duyduğumuz şey tam olarak nedir? Kayıptır kuşkusuz. Neyin Kaybı? Bu çalışmam sırasında pek çok formülasyon denedim. Onları gözden geçirelim. a) Kaybı dile getirme kapasitesinin kaybı, yani olayı kendi adı olan “Felaket” kelimesi ile adlandırma kapasitesinin kaybı; b) “Affediyorum” sözünü telaffuz etme olanağının kaybı; c) Yas tutma gücünün kaybı; d) Yorum yapma gücünün kaybı. Bu dört boyutta; adlandırma, affetme, yas ve yorum boyutlarında sizinle birlikte enine boyuna gezindim. Aslında bunlar “ben”in dört boyutudur.[2]

Fatih Akın’ın Kesik’i (2014) 1915 Mardin’inde başlıyor, 1923 Ruso’sunda, Arsine Manukyan’ın mezarı başında bitiyor. 1915’le, Ermeni Soykırımıyla yol hikayesine başlayan film, Anadolu’dan, burada kendilerine reva görülen akıl almaz şiddetten kaçarak dünyanın dört bir tarafına dağılmak zorunda bırakılan ve birbirlerini arayan Anadolulu Ermenilerin Ermeni diasporası olma hikayelerini, kahramanı Nazaret Manukyan’ın kızlarını arayış yolculuğuyla temsil ediyor. Soykırımdan kurtulanların, hayatta kalanların tanıklıklarında tekrar tekrar dile gelen organize şiddet biçimlerine ve bunların dolaylı devasa etkilerine filmde Nazaret Manukyan’la birlikte tanık oluyoruz: Önce erkeklerin toplanması, zorla çalıştırılmaları, yaşadıkları yerlerden, kentlerden uzakta ıssız noktalarda topluca, sistemli bir biçimde öldürülmeleri, bu cinayetleri işlemeleri için salınan mahkumlar, kadınların ve çocukların ölüm yürüyüşlerine maruz bırakılmaları, kaçırılma ve tecavüzler, ölüm kuyuları, din değiştirmeye zorlanma ve bütün hayati imkanlardan, sağlık koşullarından yoksun ücra yerlerde sürgünlerin bir arada tutulduğu, salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştıracak ölüm kampları,[3] yetim kalan çocuklarla dolup taşan yetimhaneler, öldürülen Ermenilerden geriye kalan malların gasp edilmesi…

read more »

April 26, 2016

1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

read more »

April 19, 2016

“Soykırım da ne? Tehcir Elbette”*

by eminedeniz101

tezkıre)-69fbb07e-c30e-4ab3-9957-aa64a71a7637

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 10. bölümüne Azad Alik editörlerinden Emine Deniz’in Tezkire dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emine Deniz**

Öner Buçukçu editörlüğündeki “Düşünce, siyaset ve sosyal bilim alanlarında bilim insanlarının düşüncelerini ve araştırmalarını paylaştıkları bir platform olma” iddiası ile yola çıkmış olan Tezkire, 53. sayısının üç bölümünden birini Ermeni “meselesine” ayırmış. Derginin editoryal yazısında aslında bütün dosyanın halet-i ruhiyesini tanımlayabileceğimiz bir serzeniş var, o da şu: “Kimse, 1915’te ne yaşandı sorusunu sormuyor ancak neredeyse herkesin 1915’in ne olduğu hakkında bir kanaati var.”[1]

Bu serzeniş, uzun zamandır muhafazakar sağ ve Kemalist (İttihatçı) sol diskura yer etmiş birden çok ögeyi de içinde barındırmaktadır: “Güçlü Emperyalist devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki emelleri”; “Ermenilerin I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla iş tutması”; “Yabancı emellerle kötü yola düşürülmüş Ermeniler” gibi… 100. yıl için hazırlanan ama aynı zamanda bildik söylemsel hatları playback gibi tekrar eden bu dosya, bu nedenle , Doğan Gürpınar’ın Azad Alik serisi için yazdığı Derin Tarih okuması ile yanyana konduğunda ortak bir tema çıkarıyor karşımıza:

Osmanlı İmparatorluğu ve Ermeni tebaası arasında yaşanan ve tarafların çıkarları üzerinden konuşulması gereken soykırımın ancak ve ancak tarafların pasif bir izleyici/yaşayıcı/anlatıcıya dönüştürüldüğü bir tarih anlatısı ile neşredilmesi.    

Dosya, Adalet ve Kalkınma Partisi Siirt milletvekili, Tezkire dergisi yayın kurulu üyesi Yasin Aktay’ın yazdığı girizgahla[2]  açılıyor. Aktay’ın argümanını en iyi kendi kelimeleri özetliyor aslında: “Oysa artık çok iyi biliyoruz ki, tarih hiçbir zaman nesnel bir bakış açısıyla yazılamaz. Herkes bulunduğu yerden yazar tarihi. Üstelik herkesin bulunduğu yer zamanla değişiyor. O yüzden tarih her zaman yeniden yazılan güvensiz bir bilgidir.”[3] Bu yönüyle dosya, muhafazakar sağın ve ılımlı milliyetçilerin “tarihçilere bırakalım” klasiğiyle tekrar ettikleri inkar söylemlerinin dışında bir söylemle karşımıza çıktığını iddia etmektedir. Lakin inkarcılığa yeni bir kılıf bulunmuştur sadece. Aslında iki kılıf. İlki: tarihçiler objektif olamazlar ve “etkisi altında oldukları ideolojilerin ve iktidar ilişkilerinin farkında” değildirler. Diğeri ise, ülkelerarası iktidar ritüelleri ve ekonomi-politik pratikler, hangi “acının” soykırım olarak tanımlanacağını etkilemektedir.

read more »

March 31, 2016

BİZZAT HALLEDİNİZ: İspat, İnkâr ve Yüzleşme Arasında Bir Sergi∗

by Azad Alik

Babil Derneği Sergi Kitapçığı - Kapak

Babil Derneği Sergi Kitapçığı – Kapak

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 9. bölümünde Bahçeşehir Üniversitesi, Osmanlı Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Fikret Yılmaz‘ın Birikim’in 323. sayısında yayımlanmış sergi eleştirisine yer veriyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Fikret Yılmaz**

“Bizzat Hallediniz” sergisi 2-31 Aralık 2015 arasında ziyarete açıldı ve daha sonra 17 Ocak 2016’ya kadar ziyaret süresinin uzatıldığı duyuruldu. Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü bağlamında hazırlanan bir sergi olduğu için önemliydi. Hem öneminden hem de pre-modern dönem Osmanlı toplumu üzerine çalışan bir tarihçinin de Ermeni Soykırımı hakkındaki bir sergiden öğreneceklerinin olacağı düşüncesiyle ziyaret ettim. Ancak ziyaretim umduğum ölçüde bilgilendirici olmadı. Çünkü sergi, Osmanlı Arşivi’nden uzun araştırmalar sonunda derlendiği belirtilen ve duvarlar boyunca uzanan bir belge koleksiyonundan ibaretti. Bu belgeleri okuyabilecek kadar Osmanlıca bilmeme, Ermeni Soykırımı hakkında çalışmasam bile tarihçi olarak en azından ilgili literatürden haberdar olmama rağmen, “Bizzat Hallediniz” sergisini kolayca gezip tüketemeyeceğimi anlamam uzun sürmedi. Bir tarihçi sergiyi gezerken bu denli zorlanıyorsa, doğal olarak ortalama ziyaretçilerin sergiden nasıl istifade edecekleri ve Ermeni Soykırımı hakkında belge transkripsiyonlarını izleyerek nasıl bilgilenecekleri gibi sorular kendiliğinden önem kazandı. Bu ve benzeri sorunlardan ötürü sergi hakkında bir yazı yazarak katkıda bulunabileceğim fikri oluştu ve daha sonra tekrar ziyaret etmeye karar vererek ayrıldım.

Serginin Ermeni Soykırımı ile ilişkisini nasıl kurduğu ve neyi amaçladığı sergi kitapçığında şöyle açıklanıyor: “1915’te yapılan, ayrıntılı olarak planlanmış bir soykırımla yüzleşme adına toplumsal farkındalığı artırmaya yönelik çabalara bir katkı sunmak”.[1] Ancak, daha ilk bakışta dile getirilen amaç ile sergi arasında bir uyuşmazlık dikkati çekiyordu. Bu uyuşmazlık, sergide Ermeni Soykırımı’nı ele alırken tercih edilen dilin muğlaklığında, kanıtlamaya yönelik bir bakış açısıyla hazırlanmasında, yararlanılan malzeme ve onları kullanma yönteminden kaynaklanan sorunlar nedeniyle yüzleşme ile ispatlama arasında kalmasında somutlaşıyordu.

read more »

March 24, 2016

100 Yıl Sonra Praksis’in 1915’i*

by Eren Barış
Praksis 2015 Özel Sayı Kapak

Praksis 2015 Özel Sayı Kapak

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 8. bölümüne Eren Barış’ın Praksis dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Eren Barış

1915’ten yüz yıl sonra Türkiye’de Ermeni soykırımını ve insanlığa karşı işlenen suçları ele alabilmenin kritik eşiğindeyiz. Bu eşik, Ermeni soykırımının bir tabuya dönüştürülüp konuşulmasının ve tartışılmasının yasaklanmasıdır. Bu tabunun bu kadar güçlü olması resmi ideoloji ve gayri-resmi ideoloji odaklarının toplumsal suç ortaklığıyla bileşiminden kaynaklanmaktadır. Ermeni soykırımının tartışılmaya başlamasıyla birlikte birtakım etik ve politik sorunlarla da baş başayız. Bu sorunlar farklı siyasi mecralarda çeşitli veçhelerde nüks etmektedir. Çünkü Ermeni soykırımını derinlikli bir şekilde sorunsallaştıramamanın yanında somut tarihi bilgilerden ve bu bilgilerin eleştirel bir şekilde yorumlanmasından çok uzaktayız. Örneğin, Türkiye’de solun, sosyalist akımların soykırım tartışmalarında nasıl bir hissiyatta ve fikriyatta olduğunu yeterince bil(e)miyoruz. Bu “bil(e)meme” durumunu, sosyalistlerin soykırım tartışmalarına müdahaledeki yetersizlikleri (bilgi birikimi ve tartışma pratikleri) ve soykırımın kendisini tâli (kapitalizmin barbar sonuçları) bir mesele olarak kavramaları ile açıklayabiliriz. Bütün bu tartışmalar bağlamında bu yazı solun (sosyalistlerin) soykırım tartışmalarını akademik Marksist literatürü referans almış bir dergi olan Praksis’in “Büyük Felaket, Büyük Suç: 100 Yıl Sonra Ermenilerin 1915’i” başlıklı 39. sayısı üzerinden ele alacak. Praksis, tarihsel materyalist yöntemin belirleyiciliğinde sınıf, emek ve sosyalizm tartışmalarını ön planda tutan, bu tartışmaları akademi ve akademi dışındaki bilim, sanat ve siyaset insanları arasında yaygınlaştırmayı amaçlayan dört aylık, hakemli, ulusal sosyal bilimler dergisidir. Praksis’in bu özel sayısına binaen dergideki giriş yazısını, dosyayla ilişkili biri çeviri olmak üzere altı makaleyi ve bir forumu inceleyeceğiz. Praksis’in bu özel sayısına ön-kapak görselinden başlayabiliriz.

read more »

February 2, 2016

Boşlukları Doldurunuz: Bir “tarafsızlık” denemesi olarak Turkish Review 100. Yıl Dosyası

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 7. bölümüne Lülüfer Körükmez’in Turkish Review dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz

Lülüfer Körükmez*

Turkish Review dergisi, “Türkiye ve Ermenistan: Geçmiş, Şimdi, Gelecek” (Turkey and Armenia: Past, Present, Future) başlığıyla çıkan 100. Yıl dosyasında, yansızlık günahı[**]nı işlemektedir. Yansızlık, yansızlık yanılsaması yaratma çabası, kendini dışarıda bir göz olarak konumlama zorlaması, ancak kaytarma yoluyla mümkün olmuş görünüyor veya tersine, kaytarma, kaçınma isteği yansızlık kisvesi altına saklanıyor. Aşağıda derginin “Türkiye ve Ermenistan: Geçmiş, Şimdi, Gelecek” (Turkey and Armenia: Past, Present, Future) dosya başlığıyla ve bu başlığa eşlik eden Akhtamar Kilisesi’nin bahar aylarında çekilmiş bir fotoğrafıyla çıkmış olan bir eleştirisini sunacağım.

read more »

%d bloggers like this: