Çoooook Çokkkk “BAŞKA”dır

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Azad Alik’te Eylül ayında başladığımız Ermeni Kimliği serisine ileriki günlerde dönebilmeyi umuyoruz. Berkun Oya’nın Netflix için yazıp yönettiği Bir Başkadır dizisini, dizinin Kürt ve Türk karakterlere bindirdiği siyasi pozisyonların bir eleştirisi olan ve çeşitli ırkçılık türleri hakkında düşünmeye davet eden aşağıdaki yazıyı dikkatinize sunuyoruz. Müstear isimle yayın yapmak tercih ettiğimiz bir durum olmasa da, yazının sahibinin 2021’e girmek üzere olduğumuz şu günlerde dahi çalıştığı endüstride etnik kimliği nedeniyle gelir kaybına uğrayacak şekilde ayrımcılığa maruz kalması nedeniyle okurlarımızdan anlayış bekliyoruz.

Antonio Megri

Berkun Oya’nın Netflix için yazıp yönettiği Bir Başkadır dizisinin derdinin ne kadar muhafazakarlık olduğu tartışılır. Yine de bu dizi üzerinden, doğrudan dizi ile ilgili olmasa da muhafazakarlık için bir alan belirlemek ve tanımlamak, diziyi tartışma noktasında elimizi rahatlatabilir. Zira günlerdir dizi üzerinden koparılan kıyametin önemli bir bölümü, yanlış bir biçimde, İslami muhafazakarlık ile ilgili. Konuşulması gereken bir muhafazakarlık var ama nasıl ve hangi muhafazakarlık? Tartışmaya buradan başlamak, kavramsal basitlikle malul (ve mamûl) Türk fikir dünyasını anlayabilmek için de zaruri gibi görünüyor. “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” buyruğuna sıkı sıkı bağlı (ateist) bir Kürt gözü ile Türk muhafazakârlığı üzerine birkaç tespitle konuya girmek, tartışmaya dahil olduğum noktayı anlamak açısından gerekli ve aynı ölçüde faydalı olacak. Dizinin konusu her ne kadar muhafazakarlık değilse de tartışma kimliklerle ilgili olduğu ve kimlikler de Türk ve seküler olanın egemenlik alanı içerisinde kurulmuş bir hiyerarşiye göre tanımlandıkları için kimlik çatışmaları ve bu çatışmaların zorunladığı muhafazakarlaşma tartışmanın her anında açık ya da örtük biçimde tartışmamıza eşlik edecektir.

KİMLİK VE MUHAFAZAKARLIK


Muhafazakarlığa şöyle bir tanım getirirsem sanırım çok fazla itirazla karşılaşmam. Bu elbette muhafazakarlığın bütünsel bir tanımlaması olmayacaktır ama hareket noktası sağlaması açısından yeterli olacağına inanıyorum: İlk karşılaşma anında yaşanan gerilim ve kendi bütünlüğünü korumak adına verilen negatif tepkiler bütünü.  Karşılaşma anında verilen tepkilerin negatif tepkiler olması şart mı? Kimliklerin biri üstten belirleyense evet. Eşit bir ilişkinin koşulunun görmek, tanımlamak ve kabullenmek olduğunu söyleyebiliriz. Görmeden kabullenmeye uzanan tüm sürecin çatışmasız bir süreç olduğunu söylemek değildir bu. Böyle bir karşılaşmayı reddeden bir egemen kimliğe dair tepkiler negatif olur ve böyle de olmak zorundadır.   Görmek istemeyince anlama ve kabullenmenin şartları da oluşmuyor. Bu tanımın ışığında Türkiye’deki sosyal yarılmayı anlayabilmek için, karşı karşıya gelen eşitsiz kimliklerin karşılaşma anlarını iyi analiz etmek gerekir. 

Malum, Türkiye’de resmi bir kimlik var. Tüm diğer kimliklerin eşitsizliği bu kimliğe “göre”dir. Devlet tarafından yaratılmış ve tüm toplumun sığdırılmak istendiği bir resmî kimlik. Bu kimlik diğer tüm kimliklerin üzerinde ve onları belirleyen bir karaktere sahip. Muhafazakarlığın ürediği an ise diğer tüm kimliklerin bu kimlikle karşılaştığı andır. Müslüman ya da Kürt (ne yazık ki kalan 2 büyük kimlik bunlar) tüm kimlikler bu kimlikle ilk karşılaşmadan itibaren gerilimli kimlikler olmaya başlar. Bu kimliklerin her biri karşılaşma anından itibaren tepkisel ve refleksiftirler. Egemen kimliğe dair her şeyi reddetme ve onu olumsuzlama biçiminde bir refleks. Ve elbette makul resmi kimlik de dönüştürme misyonu itibari ile gerilimli ve refleksif bir hale gelir. Görmeme ve aşağılama refleksi. Bu kaotik durumda gerek makul resmi kimlik, gerekse ne makul ne sistem tanımlayıcı olabilen ikincil kimlikler içe kapanmaya başlarlar. Resmi kimliğin içe kapanması dönüştürücü yeteneklerinin ve potansiyellerinin zayıflığı ile ilgilidir. Sosyal ve politik avantajlarını yitirdiği zamansa diğer kimliklerle eşitlenir ve yeni bir muhafazakarlık alanı haline gelir. Olan da bu – hem dizide hem de gerçek hayatta. Zaten konusu itibariyle de dizi gerçek hayattaki bir açmazı çözme iddiasında değil mi? Kimliğin tarihsel ve kompleks bir oluşum olduğunu kavrayamayan ve yaratıcısının “Cumhuriyetin temeli kültürdür” vecizesinde açıkça tanımlanan resmi kimliğinin taşıyıcıları, sorunu kültürel ve siyasal alanda çözmekte ısrar eder; başaramadıkça yine siyasal bir refleksle diğer kimliklere baskıyı artırırken kendine dönük refleksi de içe kapanarak korunmak şeklinde gerçekleşir.

Muhafazakarlık basitçe bu karşılaşmada üretilir. Yani muhafazakarlığı sadece dinsel bir kimliğin ya da dezavantajlı kimliklerin tepkisel bir içe kapanması olarak görmemek gerekir. Egemen olan kimlik de, yüklendiği, kendine atfettiği dönüştürme misyonu akamete uğradığı ölçüde içe kapanır, tutuculaşır. 

Bu noktada egemen kimliğin adını koyabiliriz, ki herkes anlamıştır: Kemalizm.  Diğer kimlikler üzerinde tahakküm kuran, onları belirleme iddiasındaki ve elbette resmî olarak korunan ve üretilen kimlik. 

Bu değerlendirmenin finalinin muhafazakarlık mevzuuna tekrar bir dönüşü gerekli kılacağını seziyorum. Dizimize geçelim.

Toplumun muhafazakâr addedilen kesimleri ile teması olan, kenar mahalle muhafazakârlığı ve özel olarak da muhafazakarlık üzerine ortalama bilgisi olan biri için dizide tartışacak bir şey olduğunu iddia etmek güç. Hele ki Murat Sevinç hocanın Gazeteduvar’da kenar mahalle muhafazakarlığı üzerine yazdığı yazıları okumuş biri için yine dizide muhafazakâr kimlikle ilgili şaşırtacak yeni bir bilgi, tanım da yok. Mesela yazılarında sıkça kenar mahalle muhafazakârlarının “bizim” gündemlerimizden haberdar dahi olmadıklarını sıkça vurgular Murat hoca. Biz kerli ferli erkekler ve kadınlar günlerdir bu meseleyi konuşurken eminim ki gerçek Meryemler ve Yasin’lerin olan bitenden haberi yoktur. Bu manada Meryem Peri ile ilk karşılaşmasında Peri’nin dünyası ve kendi ve kendi gibilerinin Peri için ne ifade ettiğinden bihaber olduğu görülüyor. Haliyle dizide arayacağımız muhafazakarlık ne Meryem, ne Ali Sadi ne de Gülhan ile işaret edilmeye çalışılandır.

Diziye gelirsek… Dizinin bir olay örgüsü yok. Başka sezonu olur mu bilmiyoruz ama bu ilk sezonundan sonrası olacaksa belki tüm durumlar bir sona bağlanır ancak bu ilk sezonu ile dizinin yarattığı bir gerilim yok, öyküsü de yok.  Aslında olay örgüsü gibi bir derdi de yok. Çözüme bağlanan hiçbir hikayesi yok demek abartılı olmaz.  Bu dertsizlik içinde kendi başına bir sonuç fikri veren sadece bir durum var: Ruhiye’nin iyileşmesi. 

Dizinin karakterlerine girdiğimiz zaman fark edeceğimiz ilk şey karakterlerin derinliksizlikleri. Karakterler derinliksiz diyorum, çünkü giriş, gelişme ve sonuç gibi bir öyküselliği yok dizinin. Karakterleri üzerinden tanıyacağımız, özdeşleşeceğimiz ya da reddeceğimiz bir öykü yok. “Ben olsam Gülbin yerine şunu yapardım” ya da “Şu yaptığı da Ali Sadi Hocaya hiç yakışmadı” diyebileceğimiz bir karakter etkinliği yok. Berkun Oya bize türlü insanlar tanıtıyor ve dahil olacağımız bir öykü de olmadığı için gayet gerilimsiz seyrediyoruz. Bir bakıyoruz beklemediğimiz anda bir kavga. Klip tadında 80’ler filmleri gibi. Sanki İbrahim Tatlıses’in Mavi Mavi şarkısı için çekilmiş ve muhakkak Hülya Avşar’ın oynaması gereken bir film. Mevzuu hiç önemli değil, hatta mevzuu olması da gerekmiyor. Gülbin’e tirad attıracak bir durum yaratmak ile İbrahim Tatlıses’e şarkı söyletecek bir durum yaratmak. Böyleyken, işlenen her durumun bir girişi var ama ne gelişme ne de sonuç… Peri ve Ruhiye karakterleri biraz bunun dışında ama onlar da eksik. Sadece Ruhiye oturabiliyor bir yere ama hemencecik iyileşmesi sanırım herkese biraz garip gelmiştir. Peri için de aynı tamamlanmamışlığı söylemek mümkün. Başta önemsiz bir karakter gibi görünmüştü ama bu yazıda üzerinde özel olarak durulması gerekmiyor. 

Dizi özellikle Kürt karakterler açısından sıkıntılı. Niyet okumak değil ama dizinin kimlik sorunu tartışması belirli bir amaç barındırıyor. Tartışma içerisinde bu “amaç”ı anlamak ve neden Kürtleri rahatsız ettiği/etmesi gerektiğini açıklamaya çalışacağım. “Kürt” karakterlerin oluşturulmaları kimi itiraz ve karşı çıkışları zorunlu hale getiriyor.  Bu itiraz ve karşı çıkışlar illa Kürt bir pozisyondan yapılmak zorunda da değil. İsterdim ki Kürt olmayan biri bunu yapsın ama “tırnağın varsa başını kaşı” deyip geçiyorum. 

KÜRTLER

Dizinin Kürtlerle ilgili uyandırdığı rahatsızlıkların ilki, Ruhiye’nin depresyonunun, Ruhiye küçükken köylerine yerleşen bir Kürt tarafından tecavüze uğramasından kaynaklı olması. Aslında dizinin akışına göre bunun daha sonraki madde olması gerekiyor ancak baştan buna değinmemin, sıralamayı bozmamın nedenleri var. Gülbin ile ilgili değerlendirme daha geniş bir alan kaplayacağı için basit olanı işaret ederek egemen kimliğin Kürtlüğü işaretinin negatif doğasını daha iyi örneklediği için başa alıyorum.  “Türk” düşün dünyasının Kürtlere bakışının dizide dile gelen egemen, üsttenci pozisyonunun en önemli işaretidir tecavüzcü; Kürtlere bakış asla değişmiyor. Kürtlere bakışın asla değişmediği kaydını koymadıkça Gülbin’i de tartışamayız.  

Senaryoya göre Ruhiye’lerin köyüne bir Kürt (muhtemelen aile) yerleşiyor ve erkek şahıs henüz küçükken Ruhiye’ye tecavüz ediyor. Tecavüzcünün Kürt olduğunu nereden anlıyoruz? Ruhiye ile karşılaşma -yüzleşme- anındaki tiradından: “Memleketten yeni gelmişim. Buraları türlü türlü duymuşum. Görmediğim şeyler görmüşüm”. Tamamen bir Kürt’ten duyacağımız cümleler. “Miş’li geçmiş zamanlı Yeşilçam kimsenin yabancısı değil. Kurgu rahatsız edici derecede zorlama. Neden zorlama bu kurgu peki? Şundan: Kürdistan’dan, köyünü, kasabasını, şehrini terk edip (ettirilip) batıya göçmek zorunda bıraktırılan yüzbinlerce Kürt oldu. Çoğunlukla metropollere göçtü bu insanlar; Adana, Mersin, Antalya, İzmir, Bursa, İstanbul… Muhtemelen Çanakkale’ye göçen de oldu ama ilçesi Bayramiç’e, Bayramiç’i geçelim Bayramiç’in bir köyüne… Hayatın akışına aykırı. Köyden köye göç (!) Peki böyle bir kurguya sevk eden saik ne? Mesela Bayramiç’in o söz konusu köyünde Ruhiye’ye tecavüz eden neden köyden biri değil de, hayatın akışına ters şekilde gelip oraya yerleşmiş bir Kürt olarak kurgulandı? Ortada sosyal sorunlar var ve bu sorunları açıklayacak negatif bir alan lazım. Türklük bir sorun alanı olamaz. Ama biliyoruz ki bugün egemen kimlik olarak Türklük yeniden üretilme ihtiyacı içerisinde. Üstelik kozmopolit bir ülke iki kimliğe kadar indirgenmişken (Türklük ve Kürtlük) Türklük krizi çok daha derinleşmiş ve yeniden üretim ihtiyacı belirgin hale gelmişken olumsuzluğun/olumsuzlamanın hangi alanda üretileceği de açıktır: uyumsuz, geri, mülteci kimlik olan Kürtlük.  Ana kimlik gruplarının hesaplaşması elbette küçük ve ikincil kimlikler üzerinden kurgulanamazdı. Üstelik bu mesele “erkek”in yeniden üretimi gibi hassas bir mesele ise.  Bu, “Türklük”ü yeniden egemen pozisyonuna kavuşturma arzusu aynı zamanda. Elbette tüm tanım(lar), mülteci olan Kürtlüğün Türklük ile Türklük alanında karşılaşması ile ilgili. Türklük, Kürtlük ile Kürtlük alanında, Kürdistan’da karşılaştığında ortaya çıkacak manzara tabii ki bambaşka olacaktır. Kürtler yazarsa daha başka olacaktır. Peki bu (zoraki kurgu, tecavüz) neden egemenin yeniden üretildiği bir alandır diyorum? Söz kesme günü Ruhiye uğradığı tecavüzü anlattığında Yasin, “Önemli olan kalbinin bekareti” gibi bir cevap vermiş. Burada etik bir hiyerarşi de oluşturulmuş olmuyor mu? Oluyorsa nasıl? Şöyle: Her tür ilişkimiz için sahip olmamız gereken bir kurallar seti var. En basit insan ilişkisinden en karmaşığına, bizi belirli bir toplumsallıkla tanımlayan bir değerler, kurallar seti. İşte bu setin kim tarafından ne şekilde üretildiği meselesidir etik hiyerarşiler. Kürt bozar, Türk toparlar. Normu oluşturur ve Kürde de ikram eder. “Gittiğin, karnını doyurduğun köyde küçük kıza tecavüz ediyorsun ulan şerefsiz (Kürt). Bir ahlakın yok senin. Dur tüm yüce gönüllülüğümle ahlak üreteyim de sen de sayemde bir ahlaka sahip ol.” 

Türk sosyolojisi ve etiğine yapı bozucu bir unsur olarak “Kürt” girmiştir ama “Türk” kendi bütünlüğünü korumuş, üstelik bunu yaparken “Kürt”ün yaşam hakkını da koruma alicenaplığını da göstermiştir. Çünkü bilindiği üzere o tecavüzcü aslında öldürülür veya en azından dava edilir. Her şekilde o küçük topluluk içinde yaşamasına izin verilmez. Bu toplumsal gerçek önemli değil ama; önemli olan etik hiyerarşi kurmak. Aslında önemli olanlar söylenmeyenlerdir. Söylenenlerden söylenmeyenleri çıkarmak ise büyük bir dikkat gerektirir. 

Gelelim 2. Kürtlük durumuna. Psikiyatrist Gülbin ve ailesi. Gülbin hakkında 2 defa şok yaşatıyor bize Berkun Oya ve ekibi. 1.si ablasının tesettürlü olduğunu, 2.si de Kürt olduğunu öğrendiğimiz sahneler. İlkinde şoku yaşayan aslında Peri. 2.sinde ise hepimiz. Neden peki? Mavi gözlü, modern, psikiyatrist, şarap içen, çoğu sabah rezidansında fuckbuddy’si Sinan’la uyanan Gülbin meğer Kürt değil miymiş?(!) Ve dizinin en önemli sahnesi, 7. bölümdeki kavga ve Gülbin’in ablasına, izleyenlerin de AKP’ye oy veren şirret Kürt muhafazakarın teşhirinden duyduğu sevinç. Gülbin Kürt bir ailenin kızı. 35 yıl önce Türk ordusu köylerini basmış, hamile olan annesinin karnını tekmelemişler ve kardeşi sakat doğuyor. Yurtlarını terk edip İstanbul’a yerleşiyorlar. Gülbin okuyup psikiyatrist oluyor. Ablası geleneksel, muhafazakâr bir kadın. Abla çoğunlukla Kürtçe konuşuyor, Gülbin ise “A-1, anlıyorum ama konuşamıyorum” düzeyinde. Bir kez Kürtçe bir cümle kuruyor, o da basit bir cümle. (Şeytan ayrıntıda gizlidir). Abla-kardeş kavgası sakat olan kardeşin durumunun kötüleşmesi ve ablasının bundan, verdiği ilaç yüzünden Gülbin’i suçlaması. Abla tesettürlü ve evli. İstanbul’da Kürt bir aile üzerinden Kürtlük ve negatif muhafazakarlık göndermesi. Burada yine egemen Türk kibrine sıçrıyoruz. İki türlü hem de. Hem dizideki muhafazakâr Türk tipler kabullenilebilir olarak kurgulanıyor, hem de Kürt muhafazakâr yine bir Kürde itham ettiriliyor. 

Söylenmesi gerekeni “Kürt”e söyletmek. Malum, sosyal medyada ayyıldızlı ve Erdoğan ya da Atatürk pp ve headerlarla donanmış trol hesapların her önemli mevzuda “Bir Kürt olarak…” diyerek ortaya fırladığı sosyal/politik evrenimizde Gülbin de bir Kürt otorite olabilir. Neden olmasın? Gülbin, 35 yıl önce hamile annelerinin tekmelenmesi hikayesi tiradının sonunda ablasına “Bugün kim atıyorsa o tekmeyi gidip ayaklarının altını öpüyorsun” diyor. Simgeler önemli. Tesettürlü abla = AKP’ye oy veren Kürt. Bu yargılamaya girerken Gülbin nerede? Hangi yetke ile yargı kurabiliyor? Nihayetinde okumuş (muhtemelen) ailesinden ayrı, orta sınıf bir hayat yaşıyor (Simgeler, spor salonu, şarap, fuckbuddy). Yargılayabilecek bir otorite değil Gülbin ama ne gam! Bu otoritenin Gülbin’e verilmesini, Yeni Türklük kurulurken hangi Kürdün bu sentezde yer alması gerektiği belirliyor. Karaktere haksızlık etmeyelim yine de, bir bilinç taşıyor Gülbin; eylemsiz de olsa politik bir bilinci var. Okumuş, egemene eklemlenmiş, yaşam tarzı ile egemen kimlik tarafından kabul gören bir pozisyonda. Ama Supervizörlüğünü yaptığı psikiyatrist arkadaşı Peri için “Faşist” diyor. Anlıyoruz ki Gülbin HDP seçmeni. 


Neyse, mesele şu: Kürt meselesine gelinecek ama kimin üzerinden? Olumlanacak Kürt ile Olumsuzlanacak Kürt kim? İşte Türk fikir dünyası dediğim şey bu. Kürtlük adına bir otorite kurulacaksa bunun kim olacağına da Berkun Oya karar verecek. Gülbin’e nasıl olduysa söylettikleri “bizi birbirimize düşürdüler” repliği bence Berkun Oya’da bir bilinç kaymasının işareti ve farkında olmadan senaryoya girmiş. Allah muhafaza yarın Gülbin Gülhan’la barışır da o kardeşleri birbirine düşürenlere karşı… Aman, şeytan kulağına.  Abla tövbeler çekip duruyor. Modern, eğitimli ve (özellikle) kadın Kürt yargılayıcı pozisyonda. Böyle bir yargılamayı gerektiren bir öyküsel durum olmamasına rağmen. Mesele nereden ve neden AKP’ye oy veren Kürtlere geldi? Bağlam yok. İşte burada Kürt kimliğinin egemen tarafından yeniden üretilmesi durumu ile karşı karşıyayız. Abla kardeş arasındaki kavgada bir an için sorgulayıcı olanın Kürtçe konuşan ama tesettürlü abla olduğunu düşünün. Ki bence kimin postal yaladığı tartışması çok derin bir tartışma haline gelebilirdi. Meseleyi “bugün”le sınırlamadan postal ya da kalpak yalamak konusunda tartışmak önemli bence. Üstelik abla bu tartışmaya sokulmuyor. Abla için bir replik yazmam söylense “sen Kürtçe bile bilmiyorsun” derdim. Bu tartışma genel bir postal tartışmasına dönüşmeden, Gülbin duyarlı, 35 yıllık acıyı içinde taşıyan olarak Kürde pazarlanırken abla AKP postalı yalayan olarak negatif Kürt oluyor.

Muhafazakarlık kısmında tartışma gerektirecek bir şey olmadığını söyledim, ki bir yanıyla doğru bu. Ama dikkatimi çeken bir şey var. Peri, yeniden üretilmesi gereken esas beyaz Türk kimlik olduğu için dışarıda tutulursa, iki tür muhafazakarlık gösteriyor dizi. 1) Gülbin’in Kürt, tesettürlü ablası Gülhan. Kavgacı, cahil… Tipin içi doldurulmamış. Sadece gösteriliyor. Bir hiyerarşi yaratmak için bu içeriksizlik gerekli zaten. Bu olumsuz muhafazakarlık, 2) Meryem’in psikiyatriste gitmesini olumlayan, kızının (evlatlık da olsa) tesettürünü çıkarmasına olumsuz bir tepki vermeyen bilge Hocaefendi ile onun Jung okuyan, entelektüel çaylağı. Olumlu (ve elbette Türk) muhafazakarlık. 

ERKEKLİK

Ve aslında tüm bunların yanında analiz hatası ve bilgi eksikliği ile açıklanamayacak kadar vahim bir tespitte daha bulunmamız da bir zorunluluk. Dizide sadece kadınlar yok. Erkeklik biçimleri de Berkun Oya’nın egemen kimliği yeniden üretme çabasını faş ediyor. Dizide 3 Kürt ve 3 Türk erkek karakter var. Bir gazeteduvar yazısında Murat Sevinç, “Evet, sistem bir bütün olarak erkeği, erkeklik halinden çıkmaması için eğitiyor, bir ömür boyunca” diyor. Ancak Berkun Oya Kürt erkeğini, diğerlerine bahşettiği geleneksel “erkeklik halinden çıkmış”, iğdiş edilmiş ve iktidarsız olarak kurguluyor. A) Gülbin’in babası ile bir kez karşılaşıyoruz. Evde kavga kıyamet, Gülbin ve Gülhan Kürtçe ifadesi ile “pirtikan ji hev dibin”[1] ama baba başı önde, pısmış, tepkisiz, inisiyatifsiz. Bu halin gerçekliğinin takdiri elbette izleyicide ama yorumu bende. 35 yıl önce ordu tarafından köyü basılmış, hamile karısı tekmelenmiş, yurdunu terk etmiş, yani erkek olarak tanımlanabileceğini tüm alan ve imkanları elinden alınmış bir figür. Karısını koruyamamış, yurdunu koruyamamış ve iktidarını yitirmiş. Daha fenası “kadın”laştırılmış. Hasta olan oğluna ninniyi anneler söyler ama Berkun Oya bu rolü babaya vermiş.

Geleneksel Kürt erkek kimliğine korkunç bir saldırı. Kürt ailesini tanıyan birinin bu derece bir saldırıyı göze alması büyük bir cesaret. Ve açıkçası düşmanlık dışında hiçbir açıklamayı mantıklı bulmak pek mümkün değil. Kürt kültürüne bir meydan okuma…  B) Civan, Gülhan’ın eşi, Gülbin’in eniştesi. Gülbin’in “tesettürlü, AKP’li” ablası tarafından etkisiz hale getirilmiş. Pısırık, herhangi bir tartışmada hemen geri adım atıyor. Başka bir Kürt erkeğini iğdiş ediyor Berkun Oya. C) Sapık, tecavüzcü Kürt. Yasin tarafından kolu ve bacağı kırılıp sakatlanmış, yani yine iğdiş edilmiş. Ruhiye’nin önünde “Beni öldür” diye diz çöküp yalvarıyor. Ne çok acıdık, ne çok üzüldük, vicdanımız sızladı. Bir Kürt erkeği, tecavüzcü de olsa nasıl bağışlayıcıdır Türk kadını, gözlerimiz doldu. Ne mutlu Türküm diyene!


Peki Türk erkek tipleri nasıl? A’) Yasin (eski) komando, sert ama müşfik. Ailesini koruyor. Bir etik üretici (Ruhiye’nin bekaret sorununa yaklaşımı mesela). B) Bir başka muktedir “erkek” Sinan. Kadınların spor salonundaki gıybeti neticesi öğrendiğimiz gibi O.K. bir seks partneri. Fikri de olmayıversin. Türk iğdiş olmasın da, C) gerekirse o entelektüel ve ruhî iktidarı Ali Sadi Hoca ve çaylağı sağlar. Bilge, müşfik, değişime açık Ali Sadi Hoca ve Jung’cu çaylağı da entelektüel iktidarı imlesin, ne zararı var Sinan’ın boşluğunun. (Sinan’ın çöküntü içine girmesi ve kendi ile yüzleşmesi, boşluğu ile boğuşmasını sakın dert etmeyin, zira Issız Adam’dan beri Türk sineması Sinan’ları bu çöküntüden kurtaracak yolları arıyor. Gerçi Aylak Adam’ı okumalarını tavsiye etse biri kısa yoldan sorunu kavramaları ve çözmeleri mümkün ama eğitim sistemimiz bozuk). 


Dizi 80’ler vurgusu ile Türkiye’nin geçiş toplumu olduğu (ve hâla geçemediği) gerçekliğine vurgu yapıyor. Bunun ayrıntıları, semboller çok önemli değil; amaç zaten olmamışlığı göstermek. Bir çözüm, bir son öngörmüyor, durum tespiti yapıyor. Bilinçaltımıza verdiği mesaj ise şu: Eskiden Kürtler bizden uzaktı ve bilgimiz olmadığından kaba, kötü çağrışımı vardı “Kürt”ün. Oysa artık çoğu yerde “Kürt”lerle iç içeyiz ve evet, “Kürt” Türk’ün istediği gibi olmadığı sürece kaba, kötü ve çirkin.  

Bu dizinin başka hangi kaygılarla çekildiğini bilemeyeceğiz (ya da herkes kendi bakış açısından kaygı alanlarını tanımlayacak) ama görünen en önemli kaygı, olumlu Türk muhafazakarlığın ve makbul Kürtlüğün (Gülbin) katılımıyla egemen Türk kimliğin meşruiyet ve egemenlik krizinin çözümlenmesi ve Kemalizmin yeniden üretilmesi. Bunu şu şekilde bağlıyor Berkun Oya -ki gerçek hayatımızda da süreç bu şekilde işliyor. Peri şahsında egemen kimlik mütedeyyin Türk kimlikle barışıyor, yoksa çökmek zorunda. Seküler yanı Kemalist kimliğin restore edilebilir yanı. Esas olan Türklük. Bu Türklük yaşamsal bir kaygı duyduğunda, kendini mevcut haliyle sürdüremeyecek kadar daralıp içe kapanmaya başladığında başka Türklük halleri ile uzlaşmak zorunda kalıyor. Peri’nin Meryem ile barışması yaşanan krizin sadece “Türklük” yolu ile aşılabileceğini işaret ediyor. Kendi gibi seküler de olsa Gülbin Peri’nin uzlaşma alanından çıkmıştır. Kendini Melisa ve Meryem üzerinden yeniden var edecektir. Eleştiriyi kabulleniyor artık. Burada “Türklük”ün seküler gerilimini çözümlüyor dizi. Türklük yeniden inşa ediliyor. Geriye ne kalıyor? Bunu “Kürtlük”le sentezlemek. Fakat yine seküler ve muhafazakâr iki “Kürtlük” var. Gülhan olmayacağı aşikâr. Diğeri de Peri için faşist demişti zaten. Erkekler iğdiş ya, o halde “Kürtlük” adına bir egemenlik iddiası da olmayacak. Sadece Türklük’e, gönlü alınabilirse iltihak edilebilecek tek karakterimiz var: HDP’li Gülbin. 

Dizinin devamı olur mu? Bilmiyoruz henüz. Kişisel kanaatim olmayacağı. Çünkü tanımlar oluşturulmuştur. Kamplar belirlenmiş, ittifaklar gerçekleştirilmiş, yedek güçler hazırlanmış ve her şey Türk siyaset sahnesine havale edilmiştir. Sorarsak eğer Berkun Oya Selahattin Demirtaş’ın salıverilmesinin önemini anlatacaktır. Ancak ‘Berkun Oya şahsında “Türklük”’ kendi krizini çözmeye çalışırken yine “Türklük”ten bekleneceği gibi kimsenin fikrini almıyor. Çoğunlukla olumsuz gördüğüm bir karakter olan Gülbin’in fikri bile çok önemli olabilecekken hiçbir fikir almamayı tercih ediyor Berkun Oya. Kim bilir, belki de bu yüzden Peri ve Gülbin’in arkadaşlığını bitirdi. Meryem’le uzlaşarak, uzaktan da olsa Ali Sadi Hocayı (Anadolu irfanı) sevdirerek mütedeyyin olanla uzlaşıyor ama Kürdü dışarda bırakıyor. Tam da aynı şarkıda söylendiği gibi:

Ben gönlümü eylerim gerisi allah kerim 

Bir başkadır… 


[1] Birbirinden parça koparmak

2 Comments to “Çoooook Çokkkk “BAŞKA”dır”

  1. Ağzınıza sağlık hocam, müthiş yazmışsınız. Ayrıca sizin dikkatinizden kaçmış sanırım; bir sahnede, Peri, Meryem için ”ah bir görsen, ne de güzel bir kız” diyor. Tabi ya, Meryem Türk ya tabi, güzel olacak. Halbuki dizi boyunca hiçbir Kürt’e ”ne kadar çekici, ne kadar seksi” gibi sıfatlar atfedilmiyor. Tekrardan, kaleminize yüreğinize sağlık.

  2. Yazınızı sonuna kadar okudum ama izlediklerinize malesef son derece subjektif yaklaşmışsınız. Meryem ve abisi ile “Jung seven müezzin” de kürt şivesiyle konuşuyor, onları neden “Türk” olarak tanımladığınızı cidden anlayamadım. Yıllar yılı Kürt kökenli Türkler’e kodlanan ezilmişlik kisvesinde debelenip durmuşsunuz, kendi “muhafazakarlığınızın” farkına geç olmadan varmanızı dilerim.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

<span>%d</span> bloggers like this: