Archive for ‘Politics of Commemoration’

August 31, 2020

Makbul Ermenilik Halleri

by Azad Alik

vruyr-martirosyan-ezjnmh6y848-unsplash-1600x900-1

Editörlerin Notu: Ağustos ayının 2. haftasında Twitter’da başlayan ve platform sahibi Ermeniler tarafından kamuoyuna, asıl ekseni ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in cemaatten dışlanmasıymış’ gibi yansıtılan tartışmaya bu haftadan itibaren Azad Alik sayfalarında devam edeceğiz. Bu vesileyle, her görüşten Türkiyeli Ermeni kadınların yakın tarihe ilişkin karmaşık güç ilişkilerinin bu bağlamdaki bir yansıması olarak gölgede bıraktırılmış seslerine ses vermek için, Salpi Özgür’ün daha önce Daktilo1984 ve Hyetert sayfalarında yayımlanmış yazısını dikkatinize sunuyoruz.

Salpi Özgür

Geçtiğimiz Pazar günü, sosyal medyada şu an halen devam eden bir “Makbul Ermenilik” tartışmasının içinde buldum kendimi. Tartışma zamanla genişledi ve ilgisi olmayan noktalara çekildi. Bunun ardından, Rober Koptaş bu tartışmalara dair Gazete Duvar’da Paslı büyük bir ot makası başlıklı yazıyı yayınladı.

Aslına bakarsanız “kendimi tartışmanın içinde buldum” ifadesi çok da doğru değil. Sosyal medyada son zamanlarda popüler hale gelen azınlık kimliklerini kullanmak ve bundan çıkar sağlamak gibi pratiklerin, ben ve benim gibi bazı azınlık cemaati mensuplarında yarattığı rahatsızlığı ifade etmeye çalışmakla tartışmayı başlatan aslında benim. Bu tür pratiklerin bir örneği olarak geçtiğimiz aylarda yıllardır sosyal medyada Rum kimliği ile kendini tanıtan bir kullanıcının aslında bu tür bir etnik köken ile alakası olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu kullanıcı, sahte etnik kimliği ve üzerine eklediği başka yalan yanlış bilgiler ile kendini tanıtmakla kalmıyor, insanlarla ilişkiye geçiyor ve hatta kazanç sağlıyordu. Tuhaf olansa bu kişinin gerçek kimliği ifşa edilene dek, pek çok popüler ismin onunla takipleşiyor ve sanal dostluklarını sürdürüyor olmasıydı. İfşası çıktığında eminim onlar da çok şaşırmışlardır.

Benim dikkatimi ise bir süredir Twitter’da Ermeni kimliği ile paylaşımlarda ve sorgulamalarda bulunan feminist gazeteci Sibel Yükler çekmişti… Rahatsız olduğu bir konuda Kemal Kılıçdaroğlu’na “Ben bir Ermeni olarak soruyorum” diye başlayan bir eleştirisine denk gelmiştim. Biraz araştırınca Sibel Yükler’in kendi Ermeni kökenlerini anlattığı bir yazıya ulaştım. Bu yazı belirsiz dili nedeniyle beni ikna etmedi ve kendisine “Hikayede anlatılanlar pek akla yatkın değil” diyerek bir eleştiride bulundum. Sonradan bu yazının kurmaca olduğu bize söylendi. Bu kadar sene, bu yazı sanki gerçekmiş gibi neden sunuldu ve onun üzerinden nasıl bir kimlik inşa edildi kısmını şimdilik bir tarafa bırakıyorum. Fakat, bu yazı kurgu olsa bile tartışmanın ve benim eleştirilerimin özünü değiştirmiyor.

read more »

August 5, 2020

Dangers of Convenient Universalism: Power Relations and Responsibility of Scholars on the Hagia Sophia

by Azad Alik

 

Ayasofya

By Axel B. Corlu, Ph.D.

The recent reconversion of the Hagia Sophia into a mosque by the Erdogan regime generated heated debates among scholars, politicians, and the public. A recent article by Patricia Blessing and Ali Yaycioglu, titled “Beyond Conquest Narratives: Hagia Sophia, Past and Present” offers sophisticated but ultimately convenient universalism, where both the past and the present are presented from a distorted lens, with strategic omissions.[1]

According to Blessing and Yaycioglu, there is a binary “conquest narrative” that both the supporters and opponents of the Hagia Sophia reconversion utilize, and that in essence this simplistic view does not reflect the “complex history of Ottoman Hagia Sophia.” The authors go on to label the concerns about the protection of the structure, especially regarding the issue of the mosaics as ahistorical “disinformation,” and offer a “correct” version of history.

I will follow their text in the same order, and point out the multiple issues.

First, the authors begin by stating that Ali Erbaş, the Director of Religious Affairs, ascended the minbar “decorated with green standards, holding a sword…” For a text that opposes the “conquest narrative,” it is remarkable that the meaning of the green standards (as clear and unambiguous a reference to conquest as possible) and the symbolic –albeit bumbling—attempt to hold the sword in the left hand (as a gesture of “peace”)[2], is left unmentioned. The authors inform us that the sword, as a symbol, was not associated with conquest, but the ruler in the Ottoman context. This is quite debatable; Ottoman sultans have been depicted in many different poses, adorned with rich symbolism that incorporates multiple elements. In the case of Mehmed II himself, a famous portrait from the Topkapi Palace Museum, attributed to Siblizade Ahmed, shows him smelling a rose in his right hand, which also features a zihgir, a thumb ring used in Oriental archery, on his thumb.

read more »

February 17, 2020

Anlatmaya ve Dinlemeye Sadakat: Jean Améry, Hınç ve Umut*

by Azad Alik

298960@2x-1

Umut Tümay Arslan**

Öncelikle teşekkür etmek isterim, Yesayan Salonu’nda Hrant Dink Umut Konuşması’nı yapmak üzere davet ettikleri için; Rober Koptaş’a ve bu toplantıyı düzenleyen ve emeği geçen herkese. Rober Koptaş’a bu metni hazırlarken verdiği destek ve yardım için ayrıca teşekkür etmeliyim.

Böyle bir konuşma için Jean Améry’yi seçmiş olmam ilk bakışta yerinde görünmeyebilir. Ermeni Soykırımı’nın inkârıyla yüz yıl geçirmiş bizimki gibi bir toplum, bir coğrafya için, Almanya’nın hukuki ve politik yüzleşmesinin sınırlarıyla, bu yüzleşmeden arta kalanlarla uğraşan Jean Améry’nin hınç etiği sanki biraz fazladır; henüz gelmediğimiz bir aşama gibi düşünenler de çıkacaktır. Haklı olabilirler. Bense onun yazdıklarını, Türkiye’de son yirmi yılda inkârın ürettiği ahlaki vakumdan çıkma çabasına, bu çabanın sınırlılıklarını tanımaya, Türklük ethosundan[1] kopuşu mümkün kılabilecek duygusal ve düşünsel karşılaşmalara doğru açabileceğimize inanıyorum. İnkârdan vazgeçenler, inkârı sadece devletle ilişkili olarak düşünmeyenler, kamusal ve kolektif bir yüzleşmenin olanaklarını arayanlar için Améry’nin yazdıkları, hem “olan oldu”ya itiraz etme kuvvetini hatırlatır, hem de soykırımın geçmişte yaşanmış olanlardan ibaret olmadığını. Hrant Dink’in öldürülmesiyle Ermeni Soykırımı arasındaki devamlılık, bir kez de Améry’nin muhayyilesiyle kurulabilir.

Yüzleşme, soykırım hafızasını taşıyan kuşaklarla inkâr içinde ikamet etmeye alışmış kuşaklar arasındaki derin duygusal ve düşünsel uçurumu kavrama zorunluluğudur. Yüzleşme, diyalog ve konuşmanın imkanlarını ve imkansızlıklarını tanıma zorunluluğudur. Yüzleşme, inkarın içinde büyütülmüş egemen kimliğin başkalaşımı ve yıkımı, bizi bu kimlikten dışarıya doğru fırlatan kuvvetlerle birlikte hareket etme zorunluluğudur. Yüzleşmeyi bünyevi zorunluluklarıyla etiğin ve duyguların alanına doğru çekiştiren Améry, yalnızlaştırılanın, kırılganlaştırılanın yanında hareket edebilecek gücü ve cesareti uyandırmanın, kırılganlıkların eşitsiz dağılımında payımıza düşene, bedenlerimiz hakkında hükümler veren dünyaya ve dile dair bir tefekkürü başlatmanın yollarını arıyordur.

İnkâr içinde, Türklük ethosu içinde ikamet etmeye alışmış kuşaklar için dikkatli bir dinleme, bedenlerimizin, duygularımızın toplumsallığını, kibirle, şişmiş gururla, imtiyazlı olmaya alışmışlıkla tıka basa doluluğunu fark edebilmekle mümkündür. Düşünsel anlamda ise, her asimetrik ilişkide olduğu gibi, imtiyazlı olanın zihinsel gevşekliğine sahip oluşumuzu tanımakla. Bütün bunlar nedeniyle, Améry’nin yazdıkları, hukuki ve politik yüzleşmeden arta kalanları görebilmekle ilişkili gibidir. Hem geçmişin hem geleceğin hayaletleriyle, sadece “olan oldu”ya itiraz etme kuvvetiyle değil, olacak olana karşı kalkacak kolların, yumrukların peşinde gitme kuvveti ve cesaretiyle de ayrılmaz bağı var gibidir onun cümlelerinin.

read more »

September 6, 2018

6-7 Eylül Tartışmaları, Hafızası ve Yüzleşmesi

by Azad Alik

Altiyedieylul

“… Müzeyyen Senar’ın 6-7 Eylül olaylarına kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hatta rivayete göre Senar bir kürkçü dükkanının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı, ancak Daşkan’ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler’in “1950’li yıllarda İzmir” kitabından olayın İstanbul’da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir’de geçtiğini öğreniyorduk. İzmir’de 6-7 Eylül İstanbul’dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasi elitiyle de yakından alakalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan’a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim…”

1955 Eylül’ün 6 ve 7’sinde “Atatürk’ün evine bomba atıldı” iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar. Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti. 6 ve 7 Eylül’de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı. Biz de o günden bu güne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal’la konuştuk.

Röportaj: Bahar Kılınç – Sivil Sayfalar

“POLİTİK EKONOMİK ARGÜMANIN TEMELİNDEKİ MÜLKÜN İADESİNİ DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLAYAN BİR TARTIŞMA YOK”

-6-7 Eylül pogromundan bugün bize hangi tartışmalar kaldı? O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?

6-7 Eylül’le ilgili literatürü siyasi tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun, siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son 20 yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün.
Ancak Türkiye’de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hatta yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok. 6-7 Eylül’le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl, yani 6-7 Eylül’ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları bir dilekçe ile ‘resmi destek’ talebinde bulundu. Merkezi Atina’da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen, AKP iktidarında “bir kısmında ilerleme kaydedilen” taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması, yine bu taleplerin, gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır. Yalnız Onarıcı Adalet tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül’le sınırlı değil

read more »

May 10, 2016

Kesik’in açtığı yerden: Kat kat notlar

by umuttumay

1

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 12. bölümünde Azad Alik editörlerinden Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Umut Tümay Arslan‘ın Altyazı dergisinin Mart 2015 tarihli 148. sayısında yayımlanmış film eleştirisine yer veriyoruz. 1915’in yüzüncü yıl anmalarına ilişkin kimi sergi ve anma toplantılarının da eleştirisini içeren dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Umut Tümay Arslan*

Canlı şimdinin bu kendi kendisinin çağdaşı-olamama durumu olmaksızın, canlı şimdinin gizli gizli ayarını bozan şey olmaksızın, orada olmayanlara karşı, artık mevcut olmayan ve yaşamayanlar ya da henüz  mevcut olmayan ve yaşamayanlar için adalete duyulan bu saygı ve sorumluluk olmaksızın ‘nereye?’, ‘yarın nereye?’  sorusunu yöneltmenin ne anlamı olacaktır ki?[1]

Anlama ihtiyacı duyduğumuz şey tam olarak nedir? Kayıptır kuşkusuz. Neyin Kaybı? Bu çalışmam sırasında pek çok formülasyon denedim. Onları gözden geçirelim. a) Kaybı dile getirme kapasitesinin kaybı, yani olayı kendi adı olan “Felaket” kelimesi ile adlandırma kapasitesinin kaybı; b) “Affediyorum” sözünü telaffuz etme olanağının kaybı; c) Yas tutma gücünün kaybı; d) Yorum yapma gücünün kaybı. Bu dört boyutta; adlandırma, affetme, yas ve yorum boyutlarında sizinle birlikte enine boyuna gezindim. Aslında bunlar “ben”in dört boyutudur.[2]

Fatih Akın’ın Kesik’i (2014) 1915 Mardin’inde başlıyor, 1923 Ruso’sunda, Arsine Manukyan’ın mezarı başında bitiyor. 1915’le, Ermeni Soykırımıyla yol hikayesine başlayan film, Anadolu’dan, burada kendilerine reva görülen akıl almaz şiddetten kaçarak dünyanın dört bir tarafına dağılmak zorunda bırakılan ve birbirlerini arayan Anadolulu Ermenilerin Ermeni diasporası olma hikayelerini, kahramanı Nazaret Manukyan’ın kızlarını arayış yolculuğuyla temsil ediyor. Soykırımdan kurtulanların, hayatta kalanların tanıklıklarında tekrar tekrar dile gelen organize şiddet biçimlerine ve bunların dolaylı devasa etkilerine filmde Nazaret Manukyan’la birlikte tanık oluyoruz: Önce erkeklerin toplanması, zorla çalıştırılmaları, yaşadıkları yerlerden, kentlerden uzakta ıssız noktalarda topluca, sistemli bir biçimde öldürülmeleri, bu cinayetleri işlemeleri için salınan mahkumlar, kadınların ve çocukların ölüm yürüyüşlerine maruz bırakılmaları, kaçırılma ve tecavüzler, ölüm kuyuları, din değiştirmeye zorlanma ve bütün hayati imkanlardan, sağlık koşullarından yoksun ücra yerlerde sürgünlerin bir arada tutulduğu, salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştıracak ölüm kampları,[3] yetim kalan çocuklarla dolup taşan yetimhaneler, öldürülen Ermenilerden geriye kalan malların gasp edilmesi…

read more »

April 26, 2016

1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

read more »

April 19, 2016

“Soykırım da ne? Tehcir Elbette”*

by eminedeniz101

tezkıre)-69fbb07e-c30e-4ab3-9957-aa64a71a7637

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 10. bölümüne Azad Alik editörlerinden Emine Deniz’in Tezkire dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emine Deniz**

Öner Buçukçu editörlüğündeki “Düşünce, siyaset ve sosyal bilim alanlarında bilim insanlarının düşüncelerini ve araştırmalarını paylaştıkları bir platform olma” iddiası ile yola çıkmış olan Tezkire, 53. sayısının üç bölümünden birini Ermeni “meselesine” ayırmış. Derginin editoryal yazısında aslında bütün dosyanın halet-i ruhiyesini tanımlayabileceğimiz bir serzeniş var, o da şu: “Kimse, 1915’te ne yaşandı sorusunu sormuyor ancak neredeyse herkesin 1915’in ne olduğu hakkında bir kanaati var.”[1]

Bu serzeniş, uzun zamandır muhafazakar sağ ve Kemalist (İttihatçı) sol diskura yer etmiş birden çok ögeyi de içinde barındırmaktadır: “Güçlü Emperyalist devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki emelleri”; “Ermenilerin I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla iş tutması”; “Yabancı emellerle kötü yola düşürülmüş Ermeniler” gibi… 100. yıl için hazırlanan ama aynı zamanda bildik söylemsel hatları playback gibi tekrar eden bu dosya, bu nedenle , Doğan Gürpınar’ın Azad Alik serisi için yazdığı Derin Tarih okuması ile yanyana konduğunda ortak bir tema çıkarıyor karşımıza:

Osmanlı İmparatorluğu ve Ermeni tebaası arasında yaşanan ve tarafların çıkarları üzerinden konuşulması gereken soykırımın ancak ve ancak tarafların pasif bir izleyici/yaşayıcı/anlatıcıya dönüştürüldüğü bir tarih anlatısı ile neşredilmesi.    

Dosya, Adalet ve Kalkınma Partisi Siirt milletvekili, Tezkire dergisi yayın kurulu üyesi Yasin Aktay’ın yazdığı girizgahla[2]  açılıyor. Aktay’ın argümanını en iyi kendi kelimeleri özetliyor aslında: “Oysa artık çok iyi biliyoruz ki, tarih hiçbir zaman nesnel bir bakış açısıyla yazılamaz. Herkes bulunduğu yerden yazar tarihi. Üstelik herkesin bulunduğu yer zamanla değişiyor. O yüzden tarih her zaman yeniden yazılan güvensiz bir bilgidir.”[3] Bu yönüyle dosya, muhafazakar sağın ve ılımlı milliyetçilerin “tarihçilere bırakalım” klasiğiyle tekrar ettikleri inkar söylemlerinin dışında bir söylemle karşımıza çıktığını iddia etmektedir. Lakin inkarcılığa yeni bir kılıf bulunmuştur sadece. Aslında iki kılıf. İlki: tarihçiler objektif olamazlar ve “etkisi altında oldukları ideolojilerin ve iktidar ilişkilerinin farkında” değildirler. Diğeri ise, ülkelerarası iktidar ritüelleri ve ekonomi-politik pratikler, hangi “acının” soykırım olarak tanımlanacağını etkilemektedir.

read more »

March 31, 2016

BİZZAT HALLEDİNİZ: İspat, İnkâr ve Yüzleşme Arasında Bir Sergi∗

by Azad Alik

Babil Derneği Sergi Kitapçığı - Kapak

Babil Derneği Sergi Kitapçığı – Kapak

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 9. bölümünde Bahçeşehir Üniversitesi, Osmanlı Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Fikret Yılmaz‘ın Birikim’in 323. sayısında yayımlanmış sergi eleştirisine yer veriyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Fikret Yılmaz**

“Bizzat Hallediniz” sergisi 2-31 Aralık 2015 arasında ziyarete açıldı ve daha sonra 17 Ocak 2016’ya kadar ziyaret süresinin uzatıldığı duyuruldu. Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü bağlamında hazırlanan bir sergi olduğu için önemliydi. Hem öneminden hem de pre-modern dönem Osmanlı toplumu üzerine çalışan bir tarihçinin de Ermeni Soykırımı hakkındaki bir sergiden öğreneceklerinin olacağı düşüncesiyle ziyaret ettim. Ancak ziyaretim umduğum ölçüde bilgilendirici olmadı. Çünkü sergi, Osmanlı Arşivi’nden uzun araştırmalar sonunda derlendiği belirtilen ve duvarlar boyunca uzanan bir belge koleksiyonundan ibaretti. Bu belgeleri okuyabilecek kadar Osmanlıca bilmeme, Ermeni Soykırımı hakkında çalışmasam bile tarihçi olarak en azından ilgili literatürden haberdar olmama rağmen, “Bizzat Hallediniz” sergisini kolayca gezip tüketemeyeceğimi anlamam uzun sürmedi. Bir tarihçi sergiyi gezerken bu denli zorlanıyorsa, doğal olarak ortalama ziyaretçilerin sergiden nasıl istifade edecekleri ve Ermeni Soykırımı hakkında belge transkripsiyonlarını izleyerek nasıl bilgilenecekleri gibi sorular kendiliğinden önem kazandı. Bu ve benzeri sorunlardan ötürü sergi hakkında bir yazı yazarak katkıda bulunabileceğim fikri oluştu ve daha sonra tekrar ziyaret etmeye karar vererek ayrıldım.

Serginin Ermeni Soykırımı ile ilişkisini nasıl kurduğu ve neyi amaçladığı sergi kitapçığında şöyle açıklanıyor: “1915’te yapılan, ayrıntılı olarak planlanmış bir soykırımla yüzleşme adına toplumsal farkındalığı artırmaya yönelik çabalara bir katkı sunmak”.[1] Ancak, daha ilk bakışta dile getirilen amaç ile sergi arasında bir uyuşmazlık dikkati çekiyordu. Bu uyuşmazlık, sergide Ermeni Soykırımı’nı ele alırken tercih edilen dilin muğlaklığında, kanıtlamaya yönelik bir bakış açısıyla hazırlanmasında, yararlanılan malzeme ve onları kullanma yönteminden kaynaklanan sorunlar nedeniyle yüzleşme ile ispatlama arasında kalmasında somutlaşıyordu.

read more »

March 24, 2016

100 Yıl Sonra Praksis’in 1915’i*

by Eren Barış
Praksis 2015 Özel Sayı Kapak

Praksis 2015 Özel Sayı Kapak

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 8. bölümüne Eren Barış’ın Praksis dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Eren Barış

1915’ten yüz yıl sonra Türkiye’de Ermeni soykırımını ve insanlığa karşı işlenen suçları ele alabilmenin kritik eşiğindeyiz. Bu eşik, Ermeni soykırımının bir tabuya dönüştürülüp konuşulmasının ve tartışılmasının yasaklanmasıdır. Bu tabunun bu kadar güçlü olması resmi ideoloji ve gayri-resmi ideoloji odaklarının toplumsal suç ortaklığıyla bileşiminden kaynaklanmaktadır. Ermeni soykırımının tartışılmaya başlamasıyla birlikte birtakım etik ve politik sorunlarla da baş başayız. Bu sorunlar farklı siyasi mecralarda çeşitli veçhelerde nüks etmektedir. Çünkü Ermeni soykırımını derinlikli bir şekilde sorunsallaştıramamanın yanında somut tarihi bilgilerden ve bu bilgilerin eleştirel bir şekilde yorumlanmasından çok uzaktayız. Örneğin, Türkiye’de solun, sosyalist akımların soykırım tartışmalarında nasıl bir hissiyatta ve fikriyatta olduğunu yeterince bil(e)miyoruz. Bu “bil(e)meme” durumunu, sosyalistlerin soykırım tartışmalarına müdahaledeki yetersizlikleri (bilgi birikimi ve tartışma pratikleri) ve soykırımın kendisini tâli (kapitalizmin barbar sonuçları) bir mesele olarak kavramaları ile açıklayabiliriz. Bütün bu tartışmalar bağlamında bu yazı solun (sosyalistlerin) soykırım tartışmalarını akademik Marksist literatürü referans almış bir dergi olan Praksis’in “Büyük Felaket, Büyük Suç: 100 Yıl Sonra Ermenilerin 1915’i” başlıklı 39. sayısı üzerinden ele alacak. Praksis, tarihsel materyalist yöntemin belirleyiciliğinde sınıf, emek ve sosyalizm tartışmalarını ön planda tutan, bu tartışmaları akademi ve akademi dışındaki bilim, sanat ve siyaset insanları arasında yaygınlaştırmayı amaçlayan dört aylık, hakemli, ulusal sosyal bilimler dergisidir. Praksis’in bu özel sayısına binaen dergideki giriş yazısını, dosyayla ilişkili biri çeviri olmak üzere altı makaleyi ve bir forumu inceleyeceğiz. Praksis’in bu özel sayısına ön-kapak görselinden başlayabiliriz.

read more »

February 2, 2016

Boşlukları Doldurunuz: Bir “tarafsızlık” denemesi olarak Turkish Review 100. Yıl Dosyası

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 7. bölümüne Lülüfer Körükmez’in Turkish Review dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz

Lülüfer Körükmez*

Turkish Review dergisi, “Türkiye ve Ermenistan: Geçmiş, Şimdi, Gelecek” (Turkey and Armenia: Past, Present, Future) başlığıyla çıkan 100. Yıl dosyasında, yansızlık günahı[**]nı işlemektedir. Yansızlık, yansızlık yanılsaması yaratma çabası, kendini dışarıda bir göz olarak konumlama zorlaması, ancak kaytarma yoluyla mümkün olmuş görünüyor veya tersine, kaytarma, kaçınma isteği yansızlık kisvesi altına saklanıyor. Aşağıda derginin “Türkiye ve Ermenistan: Geçmiş, Şimdi, Gelecek” (Turkey and Armenia: Past, Present, Future) dosya başlığıyla ve bu başlığa eşlik eden Akhtamar Kilisesi’nin bahar aylarında çekilmiş bir fotoğrafıyla çıkmış olan bir eleştirisini sunacağım.

read more »

%d bloggers like this: