Archive for ‘Human Rights’

September 2, 2020

“Yes hay em! Hay çem?”*

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Ağustos ayının 2. haftasında Twitter’da başlayan ve platform sahibi Ermeniler tarafından kamuoyuna, asıl ekseni ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in cemaatten dışlanmasıymış’ gibi yansıtılan tartışmaya Azad Alik sayfalarında devam ediyoruz. Bu vesileyle, her görüşten Türkiyeli Ermeni kadınların yakın tarihe ilişkin karmaşık güç ilişkilerinin bu bağlamdaki bir yansıması olarak gölgede bıraktırılmış seslerine ses vermek için, Jbid Arsenyan’ın daha önce AGOS ve Hyetert sayfalarında yayımlanmış yazısını dikkatinize sunuyoruz.

Jbid Arsenyan

Sosyal medya üzerindeki “Ermenilik ve Ermeni kökenli olmak nedir?” tartışmaları akabinde, bazı yazarlar verilen tepkileri Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in dışlanması ve “Ermeniliğin ölçülmesi” üzerinden okudular. Bu yazı, verilen tepkilerin Ermeniliğin sınanması ile ilgili değil, Ermenilik kavramının tanımı ve temsilindeki fikir ayrılıkları sebebiyle olduğunu açıklamak için yazılmıştır.

*“Ben Ermeniyim! Ermeni değil miyim?” Ben 6-7 yaşlarındayken amcam beni “sen Ermeni değilsin” diye şakacıktan kandırmış, akabinde yaşadığım mini kimlik bunalımımın da ses kaydını almıştı. O yüzden, o anıyı hatırlamasam da, babamın tekrar tekrar dinlettiği kendi sesim hala kulaklarımda. Kayıt şöyle bitiyor: “Ama hayu açugner unim! / Ama Ermeni gözlerim var!”

Babamla ne hayat görüşümüz ne politik duruşumuz benzese de, ben Ermeniliği en çok babamdan öğrenmişimdir. Dil üzerinden öğrenilmiş; Ermenice kitaplar, şiirler, gazeteler ve şarkılarla, dil ile aktarılan bir Ermenilik. Babam için önce dildir Ermenilik. 

Benim Ermeniliğim ise adımda başlar, adımda biter. Üç benzemez sessiz harfin buluşmasıyla bu ad, Türkiye’de Ermeni olmanın yükünü hem yaratır hem taşır. İnsanların yüzüne yüzüne, üstüne basa basa seslendiririm adımı. Soru işaretli bakışları cevaplayan “…Ermeniyim.” sözünün akabinde karşımda büyük ihtimalle şu üç kişiden biri belirir: yüzeysel (“Ay benim de Ermeni bir komşum vardı, çok severdim!”), bilinçsiz (“Yabancı mısınız?”), veya ırkçı (“Estağfurullah!”). Bu harf cümbüşü ismimle tekrar tekrar hatırlar ve hatırlatırım Ermeniliğimi. 

Bazılarının Ermeniliği din eksenlidir, kilise üzerinden tanımlar kendisini. Bazıları okulu ve dönemdaşlarıyla yapar bunu; veya derneklere, vakıflara adadığı zamanla. Bazılarının soykırım üzerinedir, soykırım inkarına karşı verdiği mücadele üzerinden Ermeniliğini kavrar.

read more »
May 26, 2020

SHP de 1988’de “Toplum Hazır Değil” Demişti 

by Azad Alik

Screen Shot 2020-05-25 at 3.22.20 PM

Beren Azizi

“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir noktada Hükümeti kutlamak istiyorum; bu benim için bir kadirşinaslık olacak. Hükümeti kutluyorum; çünkü, gerekçede yer alan ifadelerle, çağımızın en gelişmiş Batı toplumlarının en önemli sorunlarından birini, Türk toplumuna taşımıştır. Gerekçede açıklandığı şekliyle, cinsiyet değişikliğinin nüfusa tescil edilme imkanının sağlanması, gelişmiş ülkelerin en önemli sorunudur. Bugün Türkiye’nin hiçbir sorunu kalmamıştır.

Bugün Türkiye’nin, ne enflasyon sorunu, ne özgürlük sorunu, ne de demokratik sorunu vardır; Hükümetin şu değerlendirmesiyle ve haremden kaynaklanan bir ilhamla, sadece ve sadece cinsiyet değişikliği sorunu vardır. Çağın üstündeki, küçümsemediğim; ama Türk toplumu için çok fantezi bulduğum bu sorunu, muhafazakar iktidarın Türk toplumunun gündemine taşımış olmasını samimiyetle, takdirle yad etmek gerekecektir.

             ….

            Saygılar sunuyorum. (SHP sıralarından alkışlar)”[1]

 

Yukarıdaki alıntı Milletvekili Mehmet Turan Bayazıt’ın sözleridir. Bu sözler, 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin bazı maddelerinin değiştirilmesine dair kanun tasarısının oylandığı 4 Mayıs 1988 tarihli birleşimde edilmiştir. Bu birleşimde oylanan maddelerden biri de Türk Kanunu medenisinin 29. maddesine cinsiyet değişikliği ile ilgili bir fıkra ilavesi hakkındadır.

Kanun tasarısı oylanmadan evvel, 11 Şubat 1988 tarihinde Başbakan Turgut Özal imzalı TBMM Meclis Başkanlığına gönderilen tasarıda her değiştirilmesi teklif edilen kanunun gerekçesi de açıklanmıştır. Sicilde kayıtlı cinsiyeti değiştirme hakkının Medeni Kanun’a bir hak olarak eklenmesini teklif eden değişikliğin gerekçesi olarak şunlar denmiştir:

“Yargıtay içtihatları iradi bir şekilde cinsiyet değişikliğine cevaz vermemektedir. Halbuki bu husus çağımızın en gelişmiş batı toplumlarının en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir…

…Yargıtay sadece çift organlı olarak doğmuş olanlar açısından cinsiyet değişikliğini içtihatlarında kabul etmiş bulunduğundan ve yukarıda izah olunan kişiler yönünden de hukuki boşluğun doldurulmasına zaruret hasıl olduğu için bu düzenlemeye gerek görülmüştür.”

read more »

September 6, 2018

6-7 Eylül Tartışmaları, Hafızası ve Yüzleşmesi

by Azad Alik

Altiyedieylul

“… Müzeyyen Senar’ın 6-7 Eylül olaylarına kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hatta rivayete göre Senar bir kürkçü dükkanının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı, ancak Daşkan’ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler’in “1950’li yıllarda İzmir” kitabından olayın İstanbul’da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir’de geçtiğini öğreniyorduk. İzmir’de 6-7 Eylül İstanbul’dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasi elitiyle de yakından alakalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan’a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim…”

1955 Eylül’ün 6 ve 7’sinde “Atatürk’ün evine bomba atıldı” iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar. Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti. 6 ve 7 Eylül’de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı. Biz de o günden bu güne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal’la konuştuk.

Röportaj: Bahar Kılınç – Sivil Sayfalar

“POLİTİK EKONOMİK ARGÜMANIN TEMELİNDEKİ MÜLKÜN İADESİNİ DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLAYAN BİR TARTIŞMA YOK”

-6-7 Eylül pogromundan bugün bize hangi tartışmalar kaldı? O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?

6-7 Eylül’le ilgili literatürü siyasi tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun, siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son 20 yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün.
Ancak Türkiye’de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hatta yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok. 6-7 Eylül’le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl, yani 6-7 Eylül’ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları bir dilekçe ile ‘resmi destek’ talebinde bulundu. Merkezi Atina’da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen, AKP iktidarında “bir kısmında ilerleme kaydedilen” taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması, yine bu taleplerin, gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır. Yalnız Onarıcı Adalet tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül’le sınırlı değil

read more »

June 21, 2016

“Müzakerenin düğümü Suriye’de”*

by Azad Alik

vahap_coskun-mesut_yegen_1

Foto: Osman Kaytazoğlu (Al Jazeera)

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin inançlar, etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorunlarına ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yazı dizisinin 4. bölümü olarak Al Jazeera editörlerinden Semin Gümüşel Güner‘in Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Vahap Coşkun‘la yaptığı röportaja yer veriyoruz. Dizinin ilk iki bölümü Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin daha önce Serbestiyet’te de yayımlanmış yazılarından oluşuyordu. Dizi’nin Nuhat Muğurtay tarafından Azad Alik için yazılmış 3. bölümünü ise geçtiğimiz haftalarda yayımlamıştık. Bu yazılara HerkesİçinÖzerklik sayfasından erişebilirsiniz.]

Semin Gümüşel Güner

“Müzakerenin düğümü Suriye’de”

Al Jazeera’ye konuşan Mesut Yeğen ve Vahap Coşkun’a göre, müzakere çok uzak değil. Hukukçu Coşkun’a göre, müzakere kapısı hiç kapanmadı. Sosyolog Yeğen’e göre ise, Eylül – Ekim gibi konuşmak için yeni bir zemin oluşabilir. Her ikisine göre de, Suriye sahasındaki gelişmeler bir değişikliğe işaret ediyor.

7 Haziran 2015’ten bu yana sadece bir yıl geçti ama çok şey değişti. Çözüm süreci rafa kalktı, çatışmalara dönüldü. Onlarca can kaybının yanı sıra binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Aslen HDP’li milletvekillerini hedef alan dokunulmazlıkların kaldırılması tasarısı kabul edildi. Suriye’de ise ABD ve YPG ortak operasyonlar düzenliyor.

Bugünkü durumu Kürt meselesinde uzman iki isimle Şehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Dicle Üniversitesi’nden Doç. Dr. Vahap Coşkun ile konuştuk. Her ikisine göre de, Suriye sahasındaki gelişmeler Kürt sorununun geleceği açısından çok önemli. Sosyolog Yeğen’e göre büyük bir ihtimalle Afrin ile Kobani arasında, Kürtlerin bir şekilde devamlılık sağladığı bir koridor oluşacak. Ama o koridor Halep’in kuzeyinde olacak, Türkiye sınırlarına kadar da ulaşılmayacak. Coşkun ise, ABD’nin Türkiye ve PKK’nin kırmızı çizgilerini uzlaştırmaya çabaladığı görüşünde.

Kürt meselesi açısından bakıldığında, geçen sene 7 Haziran’dan bu yana çok şey değişti. Şehir savaşları, hendekler bitti. Dokunulmazlıkların kaldırılması kabul edildi. Yeni bir askeri stratejiden söz ediliyor. Bugünkü durumu nasıl tanımlarsınız?

Mesut Yeğen: 7 Haziran’da ortaya çıkan tablo, esas olarak siyasetin, parlamentonun Kürt meselesinde öne çıkacağı bir tabloydu. Şimdi o tablo yok. Ne AK Parti içerisindeki Kürt meselesine dönük akıl bugün etkin, ne de HDP etkili. Biraz parlamentonun geri plana düştüğü, güvenlik siyasetinin öne çıktığı bir tablo. Ancak o tablonun içerisinde de belki yeni bir merhale oluşuyor.

Nasıl bir merhale bu?

Mesut Yeğen: PKK’nin açıklamalarından anlaşılan PKK şehir savaşını bitiriyor. Abdülkadir Selvi’nin yazılarından da anladığım kadarıyla, şehirde yürütülen ve PKK üzerinde de etkili olduğu görülen operasyonların bir benzerini de devlet kırsal bölgede de yapmak istiyor ya da en azından yapacağına dair mesaj vererek PKK’ye buraları “boşalt” diyor. Suriye’de yaşanacak gelişmelere, özellikle de ABD’nin PKK’ye önereceklerine ya da muhtemelen vereceği teminatlara bağlı olarak PKK bu yazı kırsalda çok şiddetli bir çatışmayla geçirmemeyi tercih edebilir. Ama Suriye sahasında PKK’nin kaldıracağı ve ABD’nin de garantisini vereceği türden bir durum oluşmazsa, PKK kırda da kalabilir ve şehir savaşlarını yürütürken yaptığı gibi araçlarla karakollara saldırma işini de gerçekleştirebilir. Ancak 90’larda gördüğümüz türden bir çatışma süreci yaşanacağını sanmıyorum.

Vahap Coşkun: 7 Haziran’da HDP’nin kendilerinin bile

read more »

April 26, 2016

1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

read more »

April 19, 2016

“Soykırım da ne? Tehcir Elbette”*

by eminedeniz101

tezkıre)-69fbb07e-c30e-4ab3-9957-aa64a71a7637

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 10. bölümüne Azad Alik editörlerinden Emine Deniz’in Tezkire dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emine Deniz**

Öner Buçukçu editörlüğündeki “Düşünce, siyaset ve sosyal bilim alanlarında bilim insanlarının düşüncelerini ve araştırmalarını paylaştıkları bir platform olma” iddiası ile yola çıkmış olan Tezkire, 53. sayısının üç bölümünden birini Ermeni “meselesine” ayırmış. Derginin editoryal yazısında aslında bütün dosyanın halet-i ruhiyesini tanımlayabileceğimiz bir serzeniş var, o da şu: “Kimse, 1915’te ne yaşandı sorusunu sormuyor ancak neredeyse herkesin 1915’in ne olduğu hakkında bir kanaati var.”[1]

Bu serzeniş, uzun zamandır muhafazakar sağ ve Kemalist (İttihatçı) sol diskura yer etmiş birden çok ögeyi de içinde barındırmaktadır: “Güçlü Emperyalist devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki emelleri”; “Ermenilerin I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla iş tutması”; “Yabancı emellerle kötü yola düşürülmüş Ermeniler” gibi… 100. yıl için hazırlanan ama aynı zamanda bildik söylemsel hatları playback gibi tekrar eden bu dosya, bu nedenle , Doğan Gürpınar’ın Azad Alik serisi için yazdığı Derin Tarih okuması ile yanyana konduğunda ortak bir tema çıkarıyor karşımıza:

Osmanlı İmparatorluğu ve Ermeni tebaası arasında yaşanan ve tarafların çıkarları üzerinden konuşulması gereken soykırımın ancak ve ancak tarafların pasif bir izleyici/yaşayıcı/anlatıcıya dönüştürüldüğü bir tarih anlatısı ile neşredilmesi.    

Dosya, Adalet ve Kalkınma Partisi Siirt milletvekili, Tezkire dergisi yayın kurulu üyesi Yasin Aktay’ın yazdığı girizgahla[2]  açılıyor. Aktay’ın argümanını en iyi kendi kelimeleri özetliyor aslında: “Oysa artık çok iyi biliyoruz ki, tarih hiçbir zaman nesnel bir bakış açısıyla yazılamaz. Herkes bulunduğu yerden yazar tarihi. Üstelik herkesin bulunduğu yer zamanla değişiyor. O yüzden tarih her zaman yeniden yazılan güvensiz bir bilgidir.”[3] Bu yönüyle dosya, muhafazakar sağın ve ılımlı milliyetçilerin “tarihçilere bırakalım” klasiğiyle tekrar ettikleri inkar söylemlerinin dışında bir söylemle karşımıza çıktığını iddia etmektedir. Lakin inkarcılığa yeni bir kılıf bulunmuştur sadece. Aslında iki kılıf. İlki: tarihçiler objektif olamazlar ve “etkisi altında oldukları ideolojilerin ve iktidar ilişkilerinin farkında” değildirler. Diğeri ise, ülkelerarası iktidar ritüelleri ve ekonomi-politik pratikler, hangi “acının” soykırım olarak tanımlanacağını etkilemektedir.

read more »

April 5, 2016

Çocukların İstismarı, Algı Savaşları ve Mağduriyet Hırsızları

by Azad Alik

maliyazi

[Editörlerin Notu: Azad Alik editörlerinden Ayda Erbal’ın Uluslararası Çocuk Hakları Merkezi’nden İnsan Hakları ve Çocuk Hakları Sorumlusu Adem Arkadaş’la Türkiye’de Çocuk Hakları konusunda yaptığı nehir röportaj serisinin çocuk savaşçıların topluma kazandırılması konusunu da içeren üçüncü bölümünü çatışmasızlık sürecinin akamete uğraması nedeniyle yayımlayamamıştık. Önümüzdeki günlerde bu dosyaya Ensar Vakfı‘yla yeniden alevlenen tartışmalar nedeniyle geri döneceğiz. Ancak bunu yapmadan önce Yaşama Dair Vakıf kurucularından Mehmet Ali Çalışkan‘ın tartışmanın düzeni, seviyesi ve geleceğine dair oldukça önemli tespitlerini yayımlıyoruz. Yazı daha önce Sivil Sayfalar‘da yayımlanmıştı. Nehir röportajın ilk iki bölümü ise burada Satürn’ün Çocukları: Türkiye’de Çocuk Hakları?-1  Ve “Öteki” Çocuklar: Görülmeyen, Duyulmayan, Konuşulmayan -2]

Mehmet Ali Çalışkan

Karaman’daki tecavüz vakasının ardından rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık. Ancak öyle olmadı.

Karaman’da erkek bir öğretmenin, Ensar Vakfı ve KAİMDER’e (Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) bağlı, çocuklara yönelik dini eğitimler verdiği evlerde gerçekleştirdiği anlaşılan, erkek çocuklara yönelik tecavüzlerin (kimi kaynaklara göre 10, kimine göre 45 çocuk) ortaya çıkması hayli infial yarattı. İnfiale, meşrebe göre imkan veren pek çok husus var. “Bir öğretmenin (erkek) çocuklara tecavüzü”, “vakıf ve dernek evleri”, “vakıf ve dernek evlerinde dini eğitim”, “gönüllü öğretmenin tecavüzleri”, “Ensar” gibi. Bunlardan en çok konuşulansa “Ensar” oldu.

Ensar Vakfı vizyonunu “din ve değerler eğitimi alanında ulusal ve uluslararası düzeyde, değerlerine bağlı, entelektüel birikim ve akademik başarısıyla gelecekte söz sahibi olacak en yetkin vakıf olmak” şeklinde tanıtan bir sivil toplum kuruluşu. Vakıf, üzerine odaklandığı konuyu “din ve ahlak eğitimi” ile “değerler eğitimi” olarak tanımlıyor.

Vakanın faillerine bakıyor, kendimize benzeyenleri sessizlik, benzemeyenleri düşmanlıkla karşılıyoruz

Rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Failin profilini tartışır, fail ile mağdur arasında, bir evde, böylesine mahrem bir ortamda bir arada bulunma halini sorgulardık. Son olarak da kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık.

Ancak bunları yapmadık. Türkiye medyasından, sivil toplumundan ve siyasetinden bekleneceği üzere, fırsatçı, nefret dolu ve düşmanca bir dil ve içerik ile ve siyasi rakipler arası birbirini yok etme motivasyonuna dayanan bir meydan savaşına giriştik. Bu artık o kadar sıradan bir tartışma biçimi oldu ki, meselenin ortaya konuluşu, tarafların belirginleşmesi, pozisyonların netleştirilmesi, savaş enstrümanlarının ezberden çağrılması, rakiplerin kontrol ettiği kitlelerin yerlerinin tahkim edilmesi saatler içinde gerçekleşti.

read more »

December 1, 2015

Em te ji bîr nakin*

by Azad Alik

12314580_1208767555804648_531297795082808227_o

Kaynak: https://goo.gl/dvpjpo


[
Editörlerin Notu: Diyarbakır Barosu başkanı, avukat ve insan hakları savunucusu Tahir Elçi, 28 Kasım’da, Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki silahlı çatışmalarda zarar gören tarihi Dört Ayaklı Minare önünde yaptığı basın duyurusunda, “tarihi ve kültürel mirasa sahip çıkma” ve “silah, çatışma, operasyon istemiyoruz” çağrısı yapmıştı. Tahir Elçi, basın duyurusu için bulunduğu yerde kimliği henüz belirlenemeyen kişi/kişiler tarafından öldürüldü. Elçi, 15 Ekim 2015’te gazeteci Ahmet Hakan’ın CNN Türk’te yayınlanan Tarafsız Bölge programına katılmıştı. Konuklardan biri ya da birkaçı azınlık veya farklı etnik gruplardan kişilerse mutlaka devletin veya milliyetçi ideolojinin aktörleriyle karşı karşıya getirildiği bir formata sahip, bu itibarla yapısal bir yanlılık içeren bu programın yetkilileri, Tahir Elçi’nin katıldığı gün de onun karşısına MHP milletvekili Uygar Aktan’ı koymuştu. Aktan’ın “PKK’nin terör örgütü olup olmadığına ilişkin” tacizkar yorumları ile şekillenen bu tartışma sonrasında, Tahir Elçi sarf ettiği sözler nedeniyle linç kampanyasına maruz kaldı. Devamında, Elçi’ye, 23 Ekim 2015 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında Terörle Mücadele Kanununun (TMK) 7/2 maddesi uyarınca “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan kamu davası açıldı. Hakkında kaçma şüphesi nedeniyle çıkarılan yakalama kararı ardından, Elçi, sabahın erken saatlerinde Diyarbakır adliyesindeki baro odasında göz altına alınarak tutuklanma talebiyle İstanbul’da Bakırköy 1. Sulh Ceza Hakimliği’ne götürüldü. Duruşmada ise serbest bırakılarak, kendisine adli kontrol tedbiri uygulandı. Adli kontrol tedbirlerinden biri de yurt dışına çıkma yasağıydı. Elçi duruşmada yaklaşık 3 saat ifade verdi. Elçi’nin yurt dışı yasağı öldürülene dek geçerli kaldı.

Tahir Elçi’nin öldürülmesinden duyduğumuz üzüntü ve öfkeyi ifade etmek oldukça zor. Elçi, meslek hayatının büyük kısmını insan hakları savunuculuğu, köy boşaltma, işkence ve zorla kaybetme (“faili meçhul”) davalarının avukatı olarak geçirmişti. Tahir Elçi’nin anısına, onun CNNTürk’te sarfettiği görüşler nedeniyle, ifade özgürlüğü hiçe sayılarak TMK’dan yargılandığı mahkemede verdiği ve İMCTV tarafından daha önce yayımlanmış savunmayı  yeniden  yayımlıyoruz. Savunma, Türkiyeli okurlar için sadece bir ifade özgürlüğü ve hukuk dersi değil; aynı zamanda 2012 sonlarında başlayan, pek çok iniş çıkışa rağmen devam eden üç senelik Çatışmasızlık ve Çözüm sürecinin ve 2015 Temmuz’undan başlayan silahlara dönüş ve çatışma döneminin hakkaniyetli bir değerlendirmesi de.

Tahir Elçi, Kürdistandaki pek çok sivil toplum lideri gibi, barış ve çözüm sürecine verdiği yapıcı destek ve çatışma döneminde tarafların sorumluluk ve hatalarını olduğu gibi cesurca ortaya koyan tespit ve çağrılarıyla, eğer bir gün Türkiye ve Kürdistan’da barışın tarihi yazılacaksa bunun önde gelen isimlerinden biri olarak yerini alacaktır. Tahir Elçi, devletin Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı topraklarda sürdürdüğü adaletsizlik, şiddet ve tahribatla ulusal ve uluslararası mecralarda yargı yoluyla mücadeleye hakkı ödenemeyecek katkılar sundu. Kaybımız çok büyük!  

Tahir Elçi, kendisine isnat edilen suça karşı mahkemede verdiği bu savunmada, son zamanlarda Türkiye’deki kamusal alanda rastlamadığımız kadar berrak, net, sağduyulu ve analitik bir şekilde Türkiye’nin güncel tarihini, devleti, Kürdistan’ı ve “Kürt meselesini” anlatıyor bize… Türkiye’de anaakımdan farklı fikirler ortaya koyan ve kalıcı bir çözümü inşa etmenin yollarını cesaretle arayan kişiler sokakta rahatlıkla öldürülüyor ve faillerine ulaşılamıyorsa, burada kurumları, yasaları, siyaset-hukuk ve güvenlik aktörleri, toplumu ve medyası ile birlikte hepimizi topyekün sorumlu kılan bir suç var demektir. ]

read more »

October 19, 2015

Adil Hafıza ile Klasik İnkarcılık Arasında Bir 1915 Okuması: Derin Tarih

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 6. bölümüne Doğan Gürpınar’ın Derin Tarih dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına https://goo.gl/EXqcYh anasayfasından ulaşabilirsiniz]

Doğan Gürpınar*

Derin Tarih dergisi 2012 yılında Mustafa Armağan’ın editörlüğünde tabu-kırıcı, aykırı ve cesur bir mecra olma iddiasıyla yayın hayatına başladı ve devam edegeldi. Kendine biçtiği bu misyon ve sıfatla bir bakımdan geleneksel sağın retoriğinden çok 1968 sonrası revizyonist sol, sol-liberal, anti-milliyetçi tarih-yazımı retoriğini hatırlatır; ki “ezber bozuculuk” 1990’lardan itibaren Türkiye’de sol-liberal “tarihle hesaplaşma” tarzının şablon sloganlarından olmuştur. Ancak elbette Türkiye’de tabu-yıkıcılık, anti-Kemalist sağın da kendine uzun zamandır biçtiği öz-tanımdır. Kendisi sonradan Türkiye’de şekillenen sağdan epey ayrı düşse de anti-Kemalist “tabu-kırıcılığı” sağ tarihyazımının kurucu mimarı Rıza Nur ve akabinde Kadir Mısıroğlu bu retoriğin iki güçlü temsilcisi olagelmişlerdir. Bu bakımdan Mustafa Armağan’ın hem kendi, hem de genel yayın yönetmenliğini üstlendiği dergiye damıttığı üslup dikkate değerdir. Bir taraftan tabu-kırıcı ve ezber bozan olma iddiasındadır. Aynı anda da bu iddiayla bildik şablonları kısmen farkında, kısmen de bilinçsiz postkolonyalist ve postyapısalcı literatürden devralınan söylemsel mühimmatla harmanlayarak tahkim etmekte ve bilimselleştirmektedir. Bu şekilde de à la mode postkolonyal literatürden devşirilen söylemsel yığınakla “pozitivist” ve “modern(ist)” olarak damgalanan Kemalizme karşı kazanılan özgüvenle bildik sağ kalıplar restore edilmektedir.

read more »

October 2, 2015

Türklük Ethosu ve Suçluluk Sorunu: Mesele Dergisi’nde 1915[1]

by umuttumay

Umut Tümay Arslan*

Yüzüncü yılında 1915’e bakan dergiler üzerine Azad Alik’in hazırladığı bu yazı dizisinin temel derdi şu: “1915’i konuşmak, ama nasıl?” Konuşmanın nasılını dert ediyor olmak, inkardan yüzleşmeye giden doğrusal ve belki de doğru bir yol olmadığını da varsayıyor, –inkarın sadece devlet politikasından ibaret olmadığını, sadece “faşistlerin”, “fanatik milliyetçilerin”, “cahillerin” ve “gericilerin” işi olmadığını da. 1915’i konuşma çerçeveleri üzerine konuşmaya başlamanın, inkar ve yüzleşmenin pek de birbirinin karşıtı olarak karşımıza çıkmadığını görmemize imkan vereceğini düşünüyorum.

1915’i, yeniden anlatılmayı bekleyen ham bir tarihsel malzeme olarak kavramak da, asla ulaşamayacağımız bir tarihsel nesne, gizemli bir hakikat olarak ele almak da dilsel, tarihsel, politik özneler olarak değil, nötr bir biçimde konuşuyor olduğumuz yanılsamasını tekrar tekrar yeniden üretiyor. İlki, Ermeni Soykırımı’nı ham bir tarihsel malzeme olarak kavramak, dolayısıyla onun olgusallığına vurgudan[2] ibaret bir konuşma çerçevesi, üzerine konuşuyor olduğumuz sürecin, çifte ortadan kaldırma süreci olduğunu görmüyor;[3] sadece Ermenilerin yok edilmesi değil, aynı zamanda bu yok edişin izlerinin silinmesi sürecini: İnkar sürecini. 1915’i geçmiş zaman olarak şimdinin çerçevesine olduğu gibi geri getirdiğine inanan bir konuşma, izlerin ortadan kaldırılma sürecini, sessizlikle geçen, inkarı sürdürdüğümüz onca zamanın izini dışarda bıraktığı ölçüde, 1915’in bir zamanlar, bir kereliğine, bir kesinti olarak düşünülmesini, konuşmanın geçmişin cellatları ve kurbanlarını konuşmaktan ibaret olduğu yanılsamasını, biz-şimdi-konuşanlar olarak bu tarihin dışında durabildiğimiz bir dünyada yaşıyor olduğumuz yanılsamasını da pekiştiriyor. İkincisi, yani, Ermeni Soykırımı’nı erişimimize kapalı bir tarihsel nesne olarak ele almak, onu bir türlü ulaşamadığımız gizemli bir hakikat olarak konuşma çerçevesinin içine almak, sadece çifte-ortadan kaldırma sürecine karşı körleştirmiyor bizi, ama aynı zamanda 1915 üzerine konuşurken (tarihsel-) özne pozisyonlarını işgal ettiğimiz, sıfırdan konuşmaya başlayamayacağımız gerçeğini tanımıyor.

O halde 1915’i şimdide konuşuyor olduğumuzu, Ermenilerin mallarına el konulması, Ermeni kültürünün izlerinin yok edilmesi, sessizlik ve inkarla geçen yüzyılın ardından konuşuyor olduğumuzu, aradan geçen zamanın şiddetini silerek konuşamayacağımızı bilerek başlamalıyız tefekküre. Bu, kim olarak konuştuğumuzun ayırdına varmamız, yani kendi (tarihsel-) öznelliğimizin izlerini silen bir konuşmanın infilak etmesi, imkansızlaşması anlamına gelecek.

read more »

%d bloggers like this: