“Yes hay em! Hay çem?”*

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Ağustos ayının 2. haftasında Twitter’da başlayan ve platform sahibi Ermeniler tarafından kamuoyuna, asıl ekseni ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in cemaatten dışlanmasıymış’ gibi yansıtılan tartışmaya Azad Alik sayfalarında devam ediyoruz. Bu vesileyle, her görüşten Türkiyeli Ermeni kadınların yakın tarihe ilişkin karmaşık güç ilişkilerinin bu bağlamdaki bir yansıması olarak gölgede bıraktırılmış seslerine ses vermek için, Jbid Arsenyan’ın daha önce AGOS ve Hyetert sayfalarında yayımlanmış yazısını dikkatinize sunuyoruz.

Jbid Arsenyan

Sosyal medya üzerindeki “Ermenilik ve Ermeni kökenli olmak nedir?” tartışmaları akabinde, bazı yazarlar verilen tepkileri Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in dışlanması ve “Ermeniliğin ölçülmesi” üzerinden okudular. Bu yazı, verilen tepkilerin Ermeniliğin sınanması ile ilgili değil, Ermenilik kavramının tanımı ve temsilindeki fikir ayrılıkları sebebiyle olduğunu açıklamak için yazılmıştır.

*“Ben Ermeniyim! Ermeni değil miyim?” Ben 6-7 yaşlarındayken amcam beni “sen Ermeni değilsin” diye şakacıktan kandırmış, akabinde yaşadığım mini kimlik bunalımımın da ses kaydını almıştı. O yüzden, o anıyı hatırlamasam da, babamın tekrar tekrar dinlettiği kendi sesim hala kulaklarımda. Kayıt şöyle bitiyor: “Ama hayu açugner unim! / Ama Ermeni gözlerim var!”

Babamla ne hayat görüşümüz ne politik duruşumuz benzese de, ben Ermeniliği en çok babamdan öğrenmişimdir. Dil üzerinden öğrenilmiş; Ermenice kitaplar, şiirler, gazeteler ve şarkılarla, dil ile aktarılan bir Ermenilik. Babam için önce dildir Ermenilik. 

Benim Ermeniliğim ise adımda başlar, adımda biter. Üç benzemez sessiz harfin buluşmasıyla bu ad, Türkiye’de Ermeni olmanın yükünü hem yaratır hem taşır. İnsanların yüzüne yüzüne, üstüne basa basa seslendiririm adımı. Soru işaretli bakışları cevaplayan “…Ermeniyim.” sözünün akabinde karşımda büyük ihtimalle şu üç kişiden biri belirir: yüzeysel (“Ay benim de Ermeni bir komşum vardı, çok severdim!”), bilinçsiz (“Yabancı mısınız?”), veya ırkçı (“Estağfurullah!”). Bu harf cümbüşü ismimle tekrar tekrar hatırlar ve hatırlatırım Ermeniliğimi. 

Bazılarının Ermeniliği din eksenlidir, kilise üzerinden tanımlar kendisini. Bazıları okulu ve dönemdaşlarıyla yapar bunu; veya derneklere, vakıflara adadığı zamanla. Bazılarının soykırım üzerinedir, soykırım inkarına karşı verdiği mücadele üzerinden Ermeniliğini kavrar.

Bazıları ise sadece Ermeni doğar-büyür-ölür Türkiye’de; üstüne öyle uzun uzadıya da düşünmeden ama en az bir kez (Bir mi???) kimliğinin ayrımcılığına uğrayarak. Vaftiz ve düğünlere, cenazelere katılır kilisede, mezarlıklarda bir yakınını ziyaret eder, 4 Sarven 7 Karolin tanır, mutlaka Dznunt ve Zadig kutlamıştır ailecek, hiç Ermenice konuşmasa bile o konuşamadığı dil Batı Ermenicesi’dir. Vardır işte, bir Ermeni olarak “var”dır. Çünkü öyle doğmuştur; kendini bir şeylere göre tanımlamadan, bir cemaat çapasına bağlanmadan, kendisine hatırlatılmadıkça kimliğini tekrar tekrar kendine ve başkalarına olumlamaya çalışmadan, sadece var olarak. 

Sıradan bir Ermeniyim ben. Birçoğumuz gibi sıradan. Su alan bir teknedeymişçesine içinde hayatta kalmaya çalıştığımız bu topluma, sıradan olmama gibi bir borcumuz mu var zaten? Ermeniliği tatlı dille, ürkütmeden anlatma, hep ilerici politikaları destekleme, hep iyi insan olup “Ermenileri iyi gösterme” borcumuz mu var? Daha fena sıradan olma halleri de var üstelik; değil Ermeniliğe, insanlığa borcunu ödemeyen, haksızlığa ses çıkarmayıp bilakis destekleyen, hatta haksızlık eden, can sıkan/can yakan Ermeniler de var. “Paslı büyük bir ot makası” yazısında Rober Koptaş’ın tam da dediği gibi, “Ermenilik hallerinin hangilerinin makbul olduğuna nasıl karar verebilirsiniz?” Veremeyiz, vermemeliyiz zaten; bu Ermenilik hallerinin hepsi, kim olduğumuzdan azade, birleşip bizi aynı çilede bir araya getiren hallerdir.

Ama ne yazık ki yazı, bu bahsettiğim Ermenileri kast etmiyor, hatta onları gayrı-makbulleştiriyor. Yazı, soykırımdan kaçarken Müslümanlaştırılmış Ermenilerin torunlarının, torunlarının çocuklarının, kendi köklerinin izini sürme hikayesinden bahsediyor ve diyor ki, “Hayatını bu türden hassasiyetleri gözeterek tuğla tuğla ören insanlara ‘Sen Ermeni olarak konuşamazsın!’ diye parmak sallayamazsınız.” Halbuki Ermenilik kavramını, hassasiyetler gözeterek tuğla örmek düzlemine çeken bu yazı, tam da yapmayın dediğini yaparak yeni bir “makbul Ermenilik hali” tanımlıyor. “Üstenci, ayrımcı, ayrıştırıcı, hiçbir haksızlığa ses çıkarmayacak kadar korkak ama kendilerinden aşağı gördüklerine verip veriştiren”ler Beyaz Ermeni yaftasıyla ötekileştirilirken; yalnızca Ermeni kimliği uğruna mücadele verenlerin makbul olduğu bir Ermenilik inşa ediyor. Ve inşa edilen bu yeni makbul Ermenilik halleri’nde Ermenilik, bir mücadele çerçevesiyle tanımlanıyor. 

Yirmili yaşlarımda ben de cemaatimde bunu aramıştım; çünkü bana göre ezilen olmak, duyarlı olmayı gerektiriyordu. Cemaat neden ilerici fikirleri yeterince hızlı kabullenmiyor, neden hala toplumsal cinsiyet rollerine göre hareket ediyor, neden ulusalcı kodları benimsiyor, neden dini bu kadar merkezine alıyor, neden neden neden… diyerek, feminist ve ateist bir Ermeni olarak kendi kimliğime yabancılaşmıştım. Sonra birden kahramanınızı, tüm çocukluğunuzun geçtiği sokağın köşesinde, üzerine gazete serilmiş halde televizyon ekranında görüyorsunuz ve mağdur suçlayıcı[1]döneminiz kapanıyor. Ben kimdim ki, kendi seçmediği bir düşmanlığın içine doğup, kabuklarına sığınan bir cemaate parmak sallayayım?

Kabuğunun içindeki sıradan Ermenilerin, sıradanlık hakkı gasp ediliyor bu yeni makbuliyet inşasıyla. Ve bu gasp, gündelik varoluşların performatif bir Ermeniliğin nesneleri haline getirilmesiyle yapılıyor. Yani bizi biz yapan gündelik unsurlarımız, çöreklerimiz, alfabemiz, bayramlarımız, şarkılarımız; genel bir Ermenilik halinden bağımsız süsler olarak takıştırılıyor, görsel unsurlarına indirgenen kimliğimizin bu folklorik öğelerden ötesi olduğuna dair yaptığımız itirazlar ise Ermenilik sınamak olarak adlandırılıyor. Gaz lambasını[2] yüzümüze yüzümüze tutup “Ermeniliklerini hatırlamaya çalışanların hakkını bu etnik kibrinle ne hakla gasp edersin?” diye soruyorlar ve biz de birbirimize bakıp şaşkın gözlerle “Bu yaptığımız ayrımcılıkdı՞r?” diye soruyoruz. Oysa asıl sorun, bize aslen ne olduğumuzu unutturmaya çalıştıklarını unutturmaya çalışmaları.

Sormamız gereken soru şudur: Ermenilik bir köken meselesi midir[3]? Kiliselerimizde evlenirken, okullarımıza kaydolurken, mezarlıklarımıza gömülürken “Ermeni hissediyor” kutucuğunu işaretleyip geçtiğimiz bir duygudurum mudur Ermenilik? Yoksa izleyen gözlere vatandaşlık numarası, cemaate ise vaftiz kağıdı ile tezahür eden, pek de teknik bir altyapı ile tıkır tıkır işleyen ve kaydı tutulan bir olgu mudur? Diasporanın “Türkleştiler” gerekçesiyle sırt çevirdiği, devletin yönetimini esir aldığı, gazetelerinin tehdit altında var olmaya çalıştığı, daraldıkça daralan bir çemberde azaldıkça azalan[4], bunun da sebebinin “genetik saflık” gibi cemaat içi taleplerin değil, bu tıkır tıkır işleyen asimilasyon sisteminin ezdiği bir var olma hali. Soyu kırılan, soyu kırılamayanın Müslümanlaştırılıp “saklandığı”[5], saklananların sesini çıkarmaktan korkarak çocuklarına, torunlarına hikayelerini aktaramadığı, hikayelerini koruyup kollayacak ve kendisinden sonrakilere aktaracak kadar şanslı olan Ermenilerin torunlarının ise o gün tekrar gelebilir endişesiyle kendilerine kabuklar ürettiği bir korku gerçekliğidir Türkiye’de Ermenilik.[6]  

Biz hala inkar politikalarının kırmızı şeritlerle çerçevelediği bir olay yeri’nde yaşadığımız için; soykırım tazminatları ve Ermeni kotaları gibi üzerinde politikalar üreteceğimiz gerçekliklerimiz yok. Bu yüzden diyorlar ki “Neyi paylaşamıyorsunuz? Korkmayın sizden rol çalmazlar.” Fakat Ermenilik bir tiyatro oyunu değil ki rol paylaşamayalım. Ermeni kökenlerine sahip çıkan ve ailelerinin kayıp hikayelerine ses olanlarla bir derdimiz olamaz. Bu torunlar gnunk/bsag olmak, çocuklarını okullarımıza kaydetmek, yayalarının mezarlarını mezarlıklarımıza taşımak istediklerinde “Siz gayri-Ermenileştiğiniz için sizi cemaatimize kabul edemeyiz.” cevabı aldıkları gün, elbet “Neyi paylaşamıyorsunuz?” diyerek köklerini arayanlarla saf tutacağız. Lakin bugün meselemiz bu değildir ve ne yazık ki mesele, çok daha dar bir alanda cereyan etmektedir. İtiraz ettiğimiz şey, bu yeni makbul Ermenilik hali’nin inşasıdır. Çünkü bunun politik sonuçları olacaktır. Ermenilik kavramını bir duygudaşlığa indirgeyip romantize ederek, arka planda Dle Yaman çalarken çörek yapan yayalar üzerinden tanımlamak ve bu ortak paydada buluşan tüm Ermeni kökenliler içinden, ilerici bir kimlik ile kanaat önderliği ve hesap sorma mekanizmaları üretmek; sıradan Ermenilerin, Ermenilikleri üzerine söyledikleri sözleri geçersiz kılacaktır. 

Şu bir gerçektir ki cemaatimizin; sıradan bir Ermeni olma halinin ne bu politik iklimde ne de bu ülkede sürdürülebilir olmadığını fark etmesi ve kendini adalet ve hak arayışına adamış, söylenmeye korkulan sözleri seslendirmekten çekinmeyen cesur ve ilkeli Ermeniler’den ilham alması gerekmektedir. Fakat acılarımızı estetize etmeyi reddettiğimiz veya kimliğimizi çekicimiz yapıp çivi gördüğümüz her çıkıntının kafasına indirmediğimiz için, gerçekliklerimiz ve deneyimlerimiz, sıradan oldukları gerekçesiyle geçersiz kılınamaz. 

Ermenilerin, herhangi bir makbullük haline süs olma borcu yoktur.


[1] Mağdur suçlayıcılık/Victim blaming: Yaşanılan bir mağduriyette çeşitli gerekçelerle kabahatin o mağduriyeti yaşayan kişiye yapıştırılarak faili aklama girişimi

[2] Gaslighting: Bireyin kendi hafıza, algı ve akıl sağlığını sorgulayıp irdelemeye iten bir çeşit kötü yönlendirme 

[3] ABD Senatörü ve 2020 Demokrat Parti Başkanlık Adaylarından Elisabeth Warren, Amerikan yerlisi olduğu iddiasını DNA testiyle kanıtladığı zaman, Cherokee Nation şöyle bir açıklama yaptı: “For most Native Americans, culture and kinship is what creates tribal membership — not blood. / Çoğu Amerikan yerlisi için cemaat aidiyeti kültür ve hısımlıkla oluşur– kanla değil.” 

[4] 2015 sonrası, içinde benim de bulunduğum, 1980’lere benzer yeni göç dalgası ile durum daha da kötüleşmektedir.

[5] Bu “saklama”nın aslında ne ifade ettiğini Lerna Ekmekçioğlu’ndan dinleyebiliriz. https://youtu.be/NDQEnEc3VK8

[6] Burada muhtemelen hepimizin aklına aynı Agos yazısı geliyor. 

3 Trackbacks to ““Yes hay em! Hay çem?”*”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: