Archive for ‘Memoirs’

September 4, 2020

Ermenilik ve Kimlik İlhakı

by Azad Alik

parajanov_the_last_supper1

Editörlerin Notu: Ağustos ayının 2. haftasında Twitter’da başlayan ve platform sahibi Ermeniler tarafından kamuoyuna, asıl ekseni ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in cemaatten dışlanmasıymış’ gibi yansıtılan tartışmaya Azad Alik sayfalarında devam ediyoruz. Doktora sonrası çalışmalarını Duisburg-Essen Üniversitesi’nde sürdüren Aras Ergüneş bu tartışmaya felsefenin imkanları içinden bakıyor.

Aras Ergüneş*

Bir hafta önce sosyal medyada cereyan eden Ermeni Kimliğini kullanmaya kimlerin yetkili oldugu tartışması, sonrasında tartışmaya dair Rober Koptaş, Arno Kalaycı, Salpi Özgür ve Jbid Arsenyan‘in yazıları ile devam etti. Koptaş ve Kalaycı yazılarında zorla Müslümanlaştırılan Ermenilerin torunlarını Ermeni kimliğini kullanmakla suçlamanın ve bu yolla Ermeni kimliğinin eşik bekçiliğini yapmanın failin dilini sahiplenmek olduğunu ifade ettiler. Sosyal medyadaki tartışmanın başlatıcılarından olan Özgür ise, karşıt bir pozisyondan, özellikle sosyal medyada Ermeni kimliğinin, onu aksesuar gibi kullananlar tarafından nesneleştirildiğine dair bir eleştiri getirdi.

Ben bu yazıda Ermeni kimliğinin sınırlarına dair bir tartışmaya girmeyeceğim. Kimliklerin tarihsel, coğrafi, sosyal ve kültürel deneyimler ekseninde şekillendiğini, bu deneyimler neticesinde çoğullaştığını düşünüyorum. Yani Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin, kendi kimliklerini kazanma serüvenleri ile Türkiyeli Ermenilerinki kesişim noktalarına sahip olsalar bile bir ve aynı olmak zorunda değiller. Bu bakımdan her kimlik, kendine has tarihsel-toplumsal deneyimler bütünü olarak müstakil bir varlığa sahip olabilir. Bu yazının odağı, sosyal medyadaki tartışmaların da altında yatan başat motivasyonlardan biri olduğunu düşündüğüm, Ermeni kimliğinin ve bu kimliği çerçeveleyen mağduriyet söyleminin Gayriermeniler için kullanışlılığı olacak.

Pek ünlü Sloven filozof Slavoj Zizek politik eleştirilerine rabıtalı olarak anlattığı hikayelerden birinde bir Yahudi cemaatinin dini ritüelinden bahseder: Hikaye odur ki, cemaatin tanrı karşısında kendi faniliğini, Tanrı’nın ise azametini vurguladığı bu törende önce Haham söz alır, “Tanrım” der, “ben kulun olarak bir hiçim”. Ardından cemaatin önde gelen zengin bir iş adamı söz alır: “yıllarca maddi dünyaya kendimi kaptırdım, oysa ben bir hiçim” diye yineler. Sonra sözü cemaatin yoksul bir mensubu alır ve yine benzer cümlelerle Tanrı’nın karşısında ben bir hiçim diye yineler. Bu sırada zengin iş adamı, yanında oturan hahamı dürter ve “bu adamın burada ne işi var, ne hakla o da bir hiç olduğunu iddia edebiliyor” diye sorar. Zizek’in çokça anlattığı bu hikaye esasen filozofun günümüz liberal-sol entelektüelizmin kimlik siyasetine bakışına dair bir eleştirisidir.[1]

read more »

September 2, 2020

“Yes hay em! Hay çem?”*

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Ağustos ayının 2. haftasında Twitter’da başlayan ve platform sahibi Ermeniler tarafından kamuoyuna, asıl ekseni ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in cemaatten dışlanmasıymış’ gibi yansıtılan tartışmaya Azad Alik sayfalarında devam ediyoruz. Bu vesileyle, her görüşten Türkiyeli Ermeni kadınların yakın tarihe ilişkin karmaşık güç ilişkilerinin bu bağlamdaki bir yansıması olarak gölgede bıraktırılmış seslerine ses vermek için, Jbid Arsenyan’ın daha önce AGOS ve Hyetert sayfalarında yayımlanmış yazısını dikkatinize sunuyoruz.

Jbid Arsenyan

Sosyal medya üzerindeki “Ermenilik ve Ermeni kökenli olmak nedir?” tartışmaları akabinde, bazı yazarlar verilen tepkileri Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in dışlanması ve “Ermeniliğin ölçülmesi” üzerinden okudular. Bu yazı, verilen tepkilerin Ermeniliğin sınanması ile ilgili değil, Ermenilik kavramının tanımı ve temsilindeki fikir ayrılıkları sebebiyle olduğunu açıklamak için yazılmıştır.

*“Ben Ermeniyim! Ermeni değil miyim?” Ben 6-7 yaşlarındayken amcam beni “sen Ermeni değilsin” diye şakacıktan kandırmış, akabinde yaşadığım mini kimlik bunalımımın da ses kaydını almıştı. O yüzden, o anıyı hatırlamasam da, babamın tekrar tekrar dinlettiği kendi sesim hala kulaklarımda. Kayıt şöyle bitiyor: “Ama hayu açugner unim! / Ama Ermeni gözlerim var!”

Babamla ne hayat görüşümüz ne politik duruşumuz benzese de, ben Ermeniliği en çok babamdan öğrenmişimdir. Dil üzerinden öğrenilmiş; Ermenice kitaplar, şiirler, gazeteler ve şarkılarla, dil ile aktarılan bir Ermenilik. Babam için önce dildir Ermenilik. 

Benim Ermeniliğim ise adımda başlar, adımda biter. Üç benzemez sessiz harfin buluşmasıyla bu ad, Türkiye’de Ermeni olmanın yükünü hem yaratır hem taşır. İnsanların yüzüne yüzüne, üstüne basa basa seslendiririm adımı. Soru işaretli bakışları cevaplayan “…Ermeniyim.” sözünün akabinde karşımda büyük ihtimalle şu üç kişiden biri belirir: yüzeysel (“Ay benim de Ermeni bir komşum vardı, çok severdim!”), bilinçsiz (“Yabancı mısınız?”), veya ırkçı (“Estağfurullah!”). Bu harf cümbüşü ismimle tekrar tekrar hatırlar ve hatırlatırım Ermeniliğimi. 

Bazılarının Ermeniliği din eksenlidir, kilise üzerinden tanımlar kendisini. Bazıları okulu ve dönemdaşlarıyla yapar bunu; veya derneklere, vakıflara adadığı zamanla. Bazılarının soykırım üzerinedir, soykırım inkarına karşı verdiği mücadele üzerinden Ermeniliğini kavrar.

read more »
August 31, 2020

Makbul Ermenilik Halleri

by Azad Alik

vruyr-martirosyan-ezjnmh6y848-unsplash-1600x900-1

Editörlerin Notu: Ağustos ayının 2. haftasında Twitter’da başlayan ve platform sahibi Ermeniler tarafından kamuoyuna, asıl ekseni ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in cemaatten dışlanmasıymış’ gibi yansıtılan tartışmaya bu haftadan itibaren Azad Alik sayfalarında devam edeceğiz. Bu vesileyle, her görüşten Türkiyeli Ermeni kadınların yakın tarihe ilişkin karmaşık güç ilişkilerinin bu bağlamdaki bir yansıması olarak gölgede bıraktırılmış seslerine ses vermek için, Salpi Özgür’ün daha önce Daktilo1984 ve Hyetert sayfalarında yayımlanmış yazısını dikkatinize sunuyoruz.

Salpi Özgür

Geçtiğimiz Pazar günü, sosyal medyada şu an halen devam eden bir “Makbul Ermenilik” tartışmasının içinde buldum kendimi. Tartışma zamanla genişledi ve ilgisi olmayan noktalara çekildi. Bunun ardından, Rober Koptaş bu tartışmalara dair Gazete Duvar’da Paslı büyük bir ot makası başlıklı yazıyı yayınladı.

Aslına bakarsanız “kendimi tartışmanın içinde buldum” ifadesi çok da doğru değil. Sosyal medyada son zamanlarda popüler hale gelen azınlık kimliklerini kullanmak ve bundan çıkar sağlamak gibi pratiklerin, ben ve benim gibi bazı azınlık cemaati mensuplarında yarattığı rahatsızlığı ifade etmeye çalışmakla tartışmayı başlatan aslında benim. Bu tür pratiklerin bir örneği olarak geçtiğimiz aylarda yıllardır sosyal medyada Rum kimliği ile kendini tanıtan bir kullanıcının aslında bu tür bir etnik köken ile alakası olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu kullanıcı, sahte etnik kimliği ve üzerine eklediği başka yalan yanlış bilgiler ile kendini tanıtmakla kalmıyor, insanlarla ilişkiye geçiyor ve hatta kazanç sağlıyordu. Tuhaf olansa bu kişinin gerçek kimliği ifşa edilene dek, pek çok popüler ismin onunla takipleşiyor ve sanal dostluklarını sürdürüyor olmasıydı. İfşası çıktığında eminim onlar da çok şaşırmışlardır.

Benim dikkatimi ise bir süredir Twitter’da Ermeni kimliği ile paylaşımlarda ve sorgulamalarda bulunan feminist gazeteci Sibel Yükler çekmişti… Rahatsız olduğu bir konuda Kemal Kılıçdaroğlu’na “Ben bir Ermeni olarak soruyorum” diye başlayan bir eleştirisine denk gelmiştim. Biraz araştırınca Sibel Yükler’in kendi Ermeni kökenlerini anlattığı bir yazıya ulaştım. Bu yazı belirsiz dili nedeniyle beni ikna etmedi ve kendisine “Hikayede anlatılanlar pek akla yatkın değil” diyerek bir eleştiride bulundum. Sonradan bu yazının kurmaca olduğu bize söylendi. Bu kadar sene, bu yazı sanki gerçekmiş gibi neden sunuldu ve onun üzerinden nasıl bir kimlik inşa edildi kısmını şimdilik bir tarafa bırakıyorum. Fakat, bu yazı kurgu olsa bile tartışmanın ve benim eleştirilerimin özünü değiştirmiyor.

read more »

August 6, 2020

Charles Garry: Mahkeme Salonlarının Ermeni Dövüşçüsü – Video

by Azad Alik

street

Roger Tartarian Çeviri: Liena Gül

Doğum adı Garabed Garabedian olan Charles R. Garry, Kara Panter Partisi’ni temsil etmesiyle ünlü bir vatandaşlık hakları avukatıydı. 1909’da Hamidiye Katliamı sonrası Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaçan Ermeni bir çiftin oğlu olarak dünyaya geldi ve Kaliforniya’nın San Joaquin Vadisi’ndeki kırsal kasaba Selma’da büyüdü. Etnik bir Ermeni oluşundan ötürü yaşadığı dışlanmalar onu hayatı boyunca haklarından mahrum edilmişler için savaşan bir adama dönüştürdü.

Charles R. Garry hakkındaki bu yazı; Roger Tartarian tarafından kaleme alınmış, 26 Ağustos 1991 tarihinde The San Francisco Examiner’da yayımlanmış kısa bir biyografidir.

Charles’ın Bir Savaşçıya Dönüştüğü Gün

Charles Garry’nin Kara Panterler ya da Chicago Yedilisi gibi radikallerden oluşan bir neslin tutkulu savunucusuna nasıl dönüştüğünü anlamak için Kaliforniya Selma Lisesi’nde 1920lerde yaşanmış bir olayı bilmeniz gerekiyor.

Bobby Seale ve Huey Newton gibi düzen karşıtı aktivistlerin büyük bir çoğunluğunun savunma avukatlığını yapmış olan Garry, birkaç gün önce 82 yaşında vefat etti. Karşılaştığım biyografilerinden hiçbirinde San Joaquin Vadisi, Kaliforniya’nın küçük bir çiftlik kasabasından sessiz ve çalışkan bir çocuğun dışlanmışların, ezilmişlerin ve kimsenin önemsemediği davaların ateşli ve mücadeleci savunucusuna dönüşüşünün tam hikâyesi anlatılmıyordu.

Charles Garry bu olayı bana Colonial Williamsburg’daki bir konferans sırasında kendisi anlattı. Bu sohbetin Amerikan tarihinin kutlandığı bir mekânda gerçekleşmiş olmasını hep çok dokunaklı bulmuşumdur. Çünkü anlattığı hikâye, sözde Amerikan geleneklerinin bir parçası olan adalet ve eşitlik anlayışına her açıdan ters olan bir ırk ayrımı hakkındaydı.

Charles Garry’nin San Joaquin Vadi’sinde Ermeni karşıtlığının tavan yaptığı bir dönemde büyümüş olmasının da bu durumda payı var. Bugün ‘büyük çoğunlukla diğer azınlık kesimler’ yobazların hedefi haline gelmiş olsa da o günlerde Central Valley’de büyümüş Ermeni bir anne babadan olma kimse soyadları -ian’la biten insanların sürekli maruz kaldığı aşağılanmayı unutamaz.

read more »

April 13, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – III*

by Azad Alik

select.php_

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik  Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

1915’te yaşananlara kendi yerelinde doğrudan tanıklık etmiş ve bunu anılarında çok ayrıntılı bir şekilde işleyen nadir kişilerden birisi Liceli Hasan Hişyar Serdî’dir. Kürtçe kaleme aldığı anılarında kişisel tanıklığın dolaysız anlatımı ile siyasi ve kimliksel aidiyet bağlamında yazmanın çelişkisini de ortaya koyar. Kürt-Ermeni ilişkilerini ve özellikle 1915’i anlattığı bölümler tam da bu çelişkiyi açığa çıkarır. Örneğin dediğine göre Kulp Vadisi’nde Ermeni partizanlar tarafından öldürülen yüzlerce Kürt arasında amcasının kardeşi Ali de vardır.

Fakat kardeşi öldürülen amcasının Ermeni fermanı (fermana filehan) ilan edildiğinde Ermeni kadın ve çocuklarını ölümden koruduğunu söyler. Sonrasında Kürt milliyetçisi bir bakış açısıyla Ermenileri Kürtlerin aleyhine çalışmalarıyla suçlar. Fakat devamında, siyasi angajmanını bir kenara koyup, yazdığı bölümde ise henüz onlu yaşlarında bir çocuk iken kendi köyünde tanık olduğu soykırımı bütün çıplaklığıyla şöyle betimler: “Bizim köyümüz Lice ile Hani arasında idi. Köye yakın ve üst tarafında da Huriler dönemine ait 5000 yıllık bir maziye sahip bir zindan vardı. Zira zindan doğal bir mağaranın içi oyularak yapılmıştı. Yöredeki Ermeniler toplanır, bu zindanın bulunduğu yarın başına getirilerek uçuruma bırakılarak parçalanır ve öldürülürdü. Cesetler zindana taşınarak üst üste atılıyordu. Zindan derin olduğu için buradan koku vermiyordu. […]

Kulp’tan 250 kişilik bir kadın ve çocuk topluluğu önlerine katıp aşağıya Diyarbakır ovasına götürdüklerini gördük. Amcam beni çağırarak ‘Bu kadınları götürenlerin başındaki adam Arif Bey isminde biridir. Git de ki ‘Bir erkek ve bir kız çocuğunu benim istediğimi ilet!’ Ben ve birkaç çocuk arkadaşımla birlikte, topluluğun ardına düştük. Bir ağacın altında Arif Bey dinlenirken yakaladık. İsteğimizi Arif Bey’e ilettik. Arif Bey dönüp bize ‘Gidin, onların içinden iki kişiyi alarak götürün’ dedi. Ben kendisine ‘Beyim bunların etrafında asker doludur. Bizi dipçik ve süngülerle döverler.’ Arif Bey: ‘Gidin benim gözüm sizde !…’ Biz, kadın ve çocuklardan oluşan topluluğa yaklaştık. Askerlere, Arif Bey’den geldiğimizi belirterek isteğimizi söyledik. Kadınların ve çocukların içine girdik. Onlar da ölümlerini bekler bir haldeydiler. Koca kadınlar derlerdi ki ‘Bizi götürün, biz sizin her tür işinizi yapabilecek durumdayız.’

read more »

April 6, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – II*

by Azad Alik

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

Geçen haftaki yazımda Cemil Paşazadelerin iki aktif üyesi olan Kadri ve Cemil beylerin anılarında 1915’e dair sessizleştirmeye ve yer yer inkara varan noktalara dikkat çekmiştim. Bu hafta da yine aynı anıların izinde devam edeceğiz.

Kadri ve Cemil beyler Lozan’da 1914 yılındaki savaş arifesinde Ermeniler ile ilgili yaşadığı bu deneyimlerin dışında özellikle okulu yarıda bırakıp İstanbul’a geri döndüğü ve savaşa katıldığı yıllarda Ermeniler ile ilgili hiçbir şeyden bahsetmez. 1915’te yaşanan drama doğrudan tanık olma ihtimali de yüksek aslında zira I. Dünya Savaşı esnasında Doğu Cephesi’nde 3. Ordu’ya bağlı yedek subay olarak yer alır. Doğrudan tanık olmasa dahi yaşananları duymaması neredeyse imkânsız. Buna rağmen anılarında 1915’i büyük bir suskunluk ile geçiştirir. Sadece Kürtlerin savaş esnasında ve sonrasında batı şehirlerine zorla sürgün ettirilmesi konusuna değinirken şöyle bir ilişkilendirmede bulunur: “İttihat ve Terakki hükümeti yaptığı tehcir kanunu ile ölümlerden kurtulan Kürtleri Anadolu’ya garbe nakil ve orada vilayetlere, tevzi ederek Kürdistan’ı her ne şekilde olursa olsun Kürtlerden, boşaltmak yerlerine Türk getirip yerleştirmek istiyordu. Ki artık, bir daha Kürt davası vardır denilemez hale gelsin, İttihat ve Terakki hükümeti bu zalim icraatını müşirine tatbik etmek istediğinden Kürtleri aç ve perişan bir halde yollarda öldürmekte idi bunun için de sefil bir halde hicret ettirilen Kürtleri durdurmadan hareket halinde bulundurarak maksatlarını yerine getirmek istemekte idiler. Bu imha siyaseti Ermenilere tatbik ettiği şekilde değil; tüfek ve kılıç kullanmadan, ‘Ruslar sizi katliam eder’ perdesi arkasına gizlenerek aç ve perişan bir halde, 15-20 derece sıfır altında bulunan bir hava soğukluğu içinde kendilerini hicrete tabi tutmakla yapıyordu.”

Burada da amaç 1915’te yaşananları dile getirmek ya da Ermenilere yönelik bir zulüm yapıldığını söylemekten ziyade Kürtlere yapılan muamelenin farklılığını vurgulamaktır.

read more »

May 10, 2016

Kesik’in açtığı yerden: Kat kat notlar

by umuttumay

1

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 12. bölümünde Azad Alik editörlerinden Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Umut Tümay Arslan‘ın Altyazı dergisinin Mart 2015 tarihli 148. sayısında yayımlanmış film eleştirisine yer veriyoruz. 1915’in yüzüncü yıl anmalarına ilişkin kimi sergi ve anma toplantılarının da eleştirisini içeren dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Umut Tümay Arslan*

Canlı şimdinin bu kendi kendisinin çağdaşı-olamama durumu olmaksızın, canlı şimdinin gizli gizli ayarını bozan şey olmaksızın, orada olmayanlara karşı, artık mevcut olmayan ve yaşamayanlar ya da henüz  mevcut olmayan ve yaşamayanlar için adalete duyulan bu saygı ve sorumluluk olmaksızın ‘nereye?’, ‘yarın nereye?’  sorusunu yöneltmenin ne anlamı olacaktır ki?[1]

Anlama ihtiyacı duyduğumuz şey tam olarak nedir? Kayıptır kuşkusuz. Neyin Kaybı? Bu çalışmam sırasında pek çok formülasyon denedim. Onları gözden geçirelim. a) Kaybı dile getirme kapasitesinin kaybı, yani olayı kendi adı olan “Felaket” kelimesi ile adlandırma kapasitesinin kaybı; b) “Affediyorum” sözünü telaffuz etme olanağının kaybı; c) Yas tutma gücünün kaybı; d) Yorum yapma gücünün kaybı. Bu dört boyutta; adlandırma, affetme, yas ve yorum boyutlarında sizinle birlikte enine boyuna gezindim. Aslında bunlar “ben”in dört boyutudur.[2]

Fatih Akın’ın Kesik’i (2014) 1915 Mardin’inde başlıyor, 1923 Ruso’sunda, Arsine Manukyan’ın mezarı başında bitiyor. 1915’le, Ermeni Soykırımıyla yol hikayesine başlayan film, Anadolu’dan, burada kendilerine reva görülen akıl almaz şiddetten kaçarak dünyanın dört bir tarafına dağılmak zorunda bırakılan ve birbirlerini arayan Anadolulu Ermenilerin Ermeni diasporası olma hikayelerini, kahramanı Nazaret Manukyan’ın kızlarını arayış yolculuğuyla temsil ediyor. Soykırımdan kurtulanların, hayatta kalanların tanıklıklarında tekrar tekrar dile gelen organize şiddet biçimlerine ve bunların dolaylı devasa etkilerine filmde Nazaret Manukyan’la birlikte tanık oluyoruz: Önce erkeklerin toplanması, zorla çalıştırılmaları, yaşadıkları yerlerden, kentlerden uzakta ıssız noktalarda topluca, sistemli bir biçimde öldürülmeleri, bu cinayetleri işlemeleri için salınan mahkumlar, kadınların ve çocukların ölüm yürüyüşlerine maruz bırakılmaları, kaçırılma ve tecavüzler, ölüm kuyuları, din değiştirmeye zorlanma ve bütün hayati imkanlardan, sağlık koşullarından yoksun ücra yerlerde sürgünlerin bir arada tutulduğu, salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştıracak ölüm kampları,[3] yetim kalan çocuklarla dolup taşan yetimhaneler, öldürülen Ermenilerden geriye kalan malların gasp edilmesi…

read more »

April 26, 2016

1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

read more »

October 2, 2015

Türklük Ethosu ve Suçluluk Sorunu: Mesele Dergisi’nde 1915[1]

by umuttumay

Umut Tümay Arslan*

Yüzüncü yılında 1915’e bakan dergiler üzerine Azad Alik’in hazırladığı bu yazı dizisinin temel derdi şu: “1915’i konuşmak, ama nasıl?” Konuşmanın nasılını dert ediyor olmak, inkardan yüzleşmeye giden doğrusal ve belki de doğru bir yol olmadığını da varsayıyor, –inkarın sadece devlet politikasından ibaret olmadığını, sadece “faşistlerin”, “fanatik milliyetçilerin”, “cahillerin” ve “gericilerin” işi olmadığını da. 1915’i konuşma çerçeveleri üzerine konuşmaya başlamanın, inkar ve yüzleşmenin pek de birbirinin karşıtı olarak karşımıza çıkmadığını görmemize imkan vereceğini düşünüyorum.

1915’i, yeniden anlatılmayı bekleyen ham bir tarihsel malzeme olarak kavramak da, asla ulaşamayacağımız bir tarihsel nesne, gizemli bir hakikat olarak ele almak da dilsel, tarihsel, politik özneler olarak değil, nötr bir biçimde konuşuyor olduğumuz yanılsamasını tekrar tekrar yeniden üretiyor. İlki, Ermeni Soykırımı’nı ham bir tarihsel malzeme olarak kavramak, dolayısıyla onun olgusallığına vurgudan[2] ibaret bir konuşma çerçevesi, üzerine konuşuyor olduğumuz sürecin, çifte ortadan kaldırma süreci olduğunu görmüyor;[3] sadece Ermenilerin yok edilmesi değil, aynı zamanda bu yok edişin izlerinin silinmesi sürecini: İnkar sürecini. 1915’i geçmiş zaman olarak şimdinin çerçevesine olduğu gibi geri getirdiğine inanan bir konuşma, izlerin ortadan kaldırılma sürecini, sessizlikle geçen, inkarı sürdürdüğümüz onca zamanın izini dışarda bıraktığı ölçüde, 1915’in bir zamanlar, bir kereliğine, bir kesinti olarak düşünülmesini, konuşmanın geçmişin cellatları ve kurbanlarını konuşmaktan ibaret olduğu yanılsamasını, biz-şimdi-konuşanlar olarak bu tarihin dışında durabildiğimiz bir dünyada yaşıyor olduğumuz yanılsamasını da pekiştiriyor. İkincisi, yani, Ermeni Soykırımı’nı erişimimize kapalı bir tarihsel nesne olarak ele almak, onu bir türlü ulaşamadığımız gizemli bir hakikat olarak konuşma çerçevesinin içine almak, sadece çifte-ortadan kaldırma sürecine karşı körleştirmiyor bizi, ama aynı zamanda 1915 üzerine konuşurken (tarihsel-) özne pozisyonlarını işgal ettiğimiz, sıfırdan konuşmaya başlayamayacağımız gerçeğini tanımıyor.

O halde 1915’i şimdide konuşuyor olduğumuzu, Ermenilerin mallarına el konulması, Ermeni kültürünün izlerinin yok edilmesi, sessizlik ve inkarla geçen yüzyılın ardından konuşuyor olduğumuzu, aradan geçen zamanın şiddetini silerek konuşamayacağımızı bilerek başlamalıyız tefekküre. Bu, kim olarak konuştuğumuzun ayırdına varmamız, yani kendi (tarihsel-) öznelliğimizin izlerini silen bir konuşmanın infilak etmesi, imkansızlaşması anlamına gelecek.

read more »

July 8, 2015

1915, Sessizlik Çekirdeği ve Evrensel Kültür’de Ermeni Soykırımı*

by gulseren adakli

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu diziye Gülseren Adaklının Evrensel Kültür 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin ilk iki yazısına şuradan ve şuradan ulaşılabilir.]

Gülseren Adaklı[1]

Konuşurken, kelimeler arasında, sessizliğe mahkûm edilmiş milyonların hatırasına bir sessizlik çekirdeği muhafaza edilmelidir. Terry Eagleton[2]

Bu yazıda, Nisan sayısında Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılını gündemine alan periyodiklerden birini, aylık edebiyat ve sanat dergisi Evrensel Kültür’ü genel hatlarıyla ele alıp incelemeye çalışacağım. Tüm yazıların içeriğinde ileri sürülen düşünceleri tartışmam söz konusu değilse de, dikkat çekici olduğunu düşündüklerimin altını çizeceğim. Bu yazıyı hazırlarken Ermeni soykırımı, soykırımın failleri, faillerin devamcıları hakkındaki bir çok bilgiye utandırıcı biçimde geç kalmış olduğumu bir kez daha gördüm. Yazarken bir yandan yüzleşme pratiklerini, yüzleşme nasıl yapılırsa anlamlı olabiliri tartmaya çalıştım.

read more »

%d bloggers like this: