Archive for ‘Minority Rights’

September 4, 2020

Ermenilik ve Kimlik İlhakı

by Azad Alik

parajanov_the_last_supper1

Editörlerin Notu: Ağustos ayının 2. haftasında Twitter’da başlayan ve platform sahibi Ermeniler tarafından kamuoyuna, asıl ekseni ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’in cemaatten dışlanmasıymış’ gibi yansıtılan tartışmaya Azad Alik sayfalarında devam ediyoruz. Doktora sonrası çalışmalarını Duisburg-Essen Üniversitesi’nde sürdüren Aras Ergüneş bu tartışmaya felsefenin imkanları içinden bakıyor.

Aras Ergüneş*

Bir hafta önce sosyal medyada cereyan eden Ermeni Kimliğini kullanmaya kimlerin yetkili oldugu tartışması, sonrasında tartışmaya dair Rober Koptaş, Arno Kalaycı, Salpi Özgür ve Jbid Arsenyan‘in yazıları ile devam etti. Koptaş ve Kalaycı yazılarında zorla Müslümanlaştırılan Ermenilerin torunlarını Ermeni kimliğini kullanmakla suçlamanın ve bu yolla Ermeni kimliğinin eşik bekçiliğini yapmanın failin dilini sahiplenmek olduğunu ifade ettiler. Sosyal medyadaki tartışmanın başlatıcılarından olan Özgür ise, karşıt bir pozisyondan, özellikle sosyal medyada Ermeni kimliğinin, onu aksesuar gibi kullananlar tarafından nesneleştirildiğine dair bir eleştiri getirdi.

Ben bu yazıda Ermeni kimliğinin sınırlarına dair bir tartışmaya girmeyeceğim. Kimliklerin tarihsel, coğrafi, sosyal ve kültürel deneyimler ekseninde şekillendiğini, bu deneyimler neticesinde çoğullaştığını düşünüyorum. Yani Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin, kendi kimliklerini kazanma serüvenleri ile Türkiyeli Ermenilerinki kesişim noktalarına sahip olsalar bile bir ve aynı olmak zorunda değiller. Bu bakımdan her kimlik, kendine has tarihsel-toplumsal deneyimler bütünü olarak müstakil bir varlığa sahip olabilir. Bu yazının odağı, sosyal medyadaki tartışmaların da altında yatan başat motivasyonlardan biri olduğunu düşündüğüm, Ermeni kimliğinin ve bu kimliği çerçeveleyen mağduriyet söyleminin Gayriermeniler için kullanışlılığı olacak.

Pek ünlü Sloven filozof Slavoj Zizek politik eleştirilerine rabıtalı olarak anlattığı hikayelerden birinde bir Yahudi cemaatinin dini ritüelinden bahseder: Hikaye odur ki, cemaatin tanrı karşısında kendi faniliğini, Tanrı’nın ise azametini vurguladığı bu törende önce Haham söz alır, “Tanrım” der, “ben kulun olarak bir hiçim”. Ardından cemaatin önde gelen zengin bir iş adamı söz alır: “yıllarca maddi dünyaya kendimi kaptırdım, oysa ben bir hiçim” diye yineler. Sonra sözü cemaatin yoksul bir mensubu alır ve yine benzer cümlelerle Tanrı’nın karşısında ben bir hiçim diye yineler. Bu sırada zengin iş adamı, yanında oturan hahamı dürter ve “bu adamın burada ne işi var, ne hakla o da bir hiç olduğunu iddia edebiliyor” diye sorar. Zizek’in çokça anlattığı bu hikaye esasen filozofun günümüz liberal-sol entelektüelizmin kimlik siyasetine bakışına dair bir eleştirisidir.[1]

read more »

August 6, 2020

Charles Garry: Mahkeme Salonlarının Ermeni Dövüşçüsü – Video

by Azad Alik

street

Roger Tartarian Çeviri: Liena Gül

Doğum adı Garabed Garabedian olan Charles R. Garry, Kara Panter Partisi’ni temsil etmesiyle ünlü bir vatandaşlık hakları avukatıydı. 1909’da Hamidiye Katliamı sonrası Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaçan Ermeni bir çiftin oğlu olarak dünyaya geldi ve Kaliforniya’nın San Joaquin Vadisi’ndeki kırsal kasaba Selma’da büyüdü. Etnik bir Ermeni oluşundan ötürü yaşadığı dışlanmalar onu hayatı boyunca haklarından mahrum edilmişler için savaşan bir adama dönüştürdü.

Charles R. Garry hakkındaki bu yazı; Roger Tartarian tarafından kaleme alınmış, 26 Ağustos 1991 tarihinde The San Francisco Examiner’da yayımlanmış kısa bir biyografidir.

Charles’ın Bir Savaşçıya Dönüştüğü Gün

Charles Garry’nin Kara Panterler ya da Chicago Yedilisi gibi radikallerden oluşan bir neslin tutkulu savunucusuna nasıl dönüştüğünü anlamak için Kaliforniya Selma Lisesi’nde 1920lerde yaşanmış bir olayı bilmeniz gerekiyor.

Bobby Seale ve Huey Newton gibi düzen karşıtı aktivistlerin büyük bir çoğunluğunun savunma avukatlığını yapmış olan Garry, birkaç gün önce 82 yaşında vefat etti. Karşılaştığım biyografilerinden hiçbirinde San Joaquin Vadisi, Kaliforniya’nın küçük bir çiftlik kasabasından sessiz ve çalışkan bir çocuğun dışlanmışların, ezilmişlerin ve kimsenin önemsemediği davaların ateşli ve mücadeleci savunucusuna dönüşüşünün tam hikâyesi anlatılmıyordu.

Charles Garry bu olayı bana Colonial Williamsburg’daki bir konferans sırasında kendisi anlattı. Bu sohbetin Amerikan tarihinin kutlandığı bir mekânda gerçekleşmiş olmasını hep çok dokunaklı bulmuşumdur. Çünkü anlattığı hikâye, sözde Amerikan geleneklerinin bir parçası olan adalet ve eşitlik anlayışına her açıdan ters olan bir ırk ayrımı hakkındaydı.

Charles Garry’nin San Joaquin Vadi’sinde Ermeni karşıtlığının tavan yaptığı bir dönemde büyümüş olmasının da bu durumda payı var. Bugün ‘büyük çoğunlukla diğer azınlık kesimler’ yobazların hedefi haline gelmiş olsa da o günlerde Central Valley’de büyümüş Ermeni bir anne babadan olma kimse soyadları -ian’la biten insanların sürekli maruz kaldığı aşağılanmayı unutamaz.

read more »

August 5, 2020

Dangers of Convenient Universalism: Power Relations and Responsibility of Scholars on the Hagia Sophia

by Azad Alik

 

Ayasofya

By Axel B. Corlu, Ph.D.

The recent reconversion of the Hagia Sophia into a mosque by the Erdogan regime generated heated debates among scholars, politicians, and the public. A recent article by Patricia Blessing and Ali Yaycioglu, titled “Beyond Conquest Narratives: Hagia Sophia, Past and Present” offers sophisticated but ultimately convenient universalism, where both the past and the present are presented from a distorted lens, with strategic omissions.[1]

According to Blessing and Yaycioglu, there is a binary “conquest narrative” that both the supporters and opponents of the Hagia Sophia reconversion utilize, and that in essence this simplistic view does not reflect the “complex history of Ottoman Hagia Sophia.” The authors go on to label the concerns about the protection of the structure, especially regarding the issue of the mosaics as ahistorical “disinformation,” and offer a “correct” version of history.

I will follow their text in the same order, and point out the multiple issues.

First, the authors begin by stating that Ali Erbaş, the Director of Religious Affairs, ascended the minbar “decorated with green standards, holding a sword…” For a text that opposes the “conquest narrative,” it is remarkable that the meaning of the green standards (as clear and unambiguous a reference to conquest as possible) and the symbolic –albeit bumbling—attempt to hold the sword in the left hand (as a gesture of “peace”)[2], is left unmentioned. The authors inform us that the sword, as a symbol, was not associated with conquest, but the ruler in the Ottoman context. This is quite debatable; Ottoman sultans have been depicted in many different poses, adorned with rich symbolism that incorporates multiple elements. In the case of Mehmed II himself, a famous portrait from the Topkapi Palace Museum, attributed to Siblizade Ahmed, shows him smelling a rose in his right hand, which also features a zihgir, a thumb ring used in Oriental archery, on his thumb.

read more »

April 13, 2020

İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – III*

by Azad Alik

select.php_

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik  Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

1915’te yaşananlara kendi yerelinde doğrudan tanıklık etmiş ve bunu anılarında çok ayrıntılı bir şekilde işleyen nadir kişilerden birisi Liceli Hasan Hişyar Serdî’dir. Kürtçe kaleme aldığı anılarında kişisel tanıklığın dolaysız anlatımı ile siyasi ve kimliksel aidiyet bağlamında yazmanın çelişkisini de ortaya koyar. Kürt-Ermeni ilişkilerini ve özellikle 1915’i anlattığı bölümler tam da bu çelişkiyi açığa çıkarır. Örneğin dediğine göre Kulp Vadisi’nde Ermeni partizanlar tarafından öldürülen yüzlerce Kürt arasında amcasının kardeşi Ali de vardır.

Fakat kardeşi öldürülen amcasının Ermeni fermanı (fermana filehan) ilan edildiğinde Ermeni kadın ve çocuklarını ölümden koruduğunu söyler. Sonrasında Kürt milliyetçisi bir bakış açısıyla Ermenileri Kürtlerin aleyhine çalışmalarıyla suçlar. Fakat devamında, siyasi angajmanını bir kenara koyup, yazdığı bölümde ise henüz onlu yaşlarında bir çocuk iken kendi köyünde tanık olduğu soykırımı bütün çıplaklığıyla şöyle betimler: “Bizim köyümüz Lice ile Hani arasında idi. Köye yakın ve üst tarafında da Huriler dönemine ait 5000 yıllık bir maziye sahip bir zindan vardı. Zira zindan doğal bir mağaranın içi oyularak yapılmıştı. Yöredeki Ermeniler toplanır, bu zindanın bulunduğu yarın başına getirilerek uçuruma bırakılarak parçalanır ve öldürülürdü. Cesetler zindana taşınarak üst üste atılıyordu. Zindan derin olduğu için buradan koku vermiyordu. […]

Kulp’tan 250 kişilik bir kadın ve çocuk topluluğu önlerine katıp aşağıya Diyarbakır ovasına götürdüklerini gördük. Amcam beni çağırarak ‘Bu kadınları götürenlerin başındaki adam Arif Bey isminde biridir. Git de ki ‘Bir erkek ve bir kız çocuğunu benim istediğimi ilet!’ Ben ve birkaç çocuk arkadaşımla birlikte, topluluğun ardına düştük. Bir ağacın altında Arif Bey dinlenirken yakaladık. İsteğimizi Arif Bey’e ilettik. Arif Bey dönüp bize ‘Gidin, onların içinden iki kişiyi alarak götürün’ dedi. Ben kendisine ‘Beyim bunların etrafında asker doludur. Bizi dipçik ve süngülerle döverler.’ Arif Bey: ‘Gidin benim gözüm sizde !…’ Biz, kadın ve çocuklardan oluşan topluluğa yaklaştık. Askerlere, Arif Bey’den geldiğimizi belirterek isteğimizi söyledik. Kadınların ve çocukların içine girdik. Onlar da ölümlerini bekler bir haldeydiler. Koca kadınlar derlerdi ki ‘Bizi götürün, biz sizin her tür işinizi yapabilecek durumdayız.’

read more »

September 24, 2018

Nasıl Ermenileştim?

by Azad Alik

244188

[Editörlerin notu: Azad Alik’in bu döneminde de, eskiden olduğu gibi, ilgilendiğimiz konularda başka bloglarda çıkan ve okurlarımızın ilgisini çekeceğini düşündüğümüz yazıları yeniden yayımlamaya devam edeceğiz. Sevan Nişanyan’ın birinci tekil şahısta yazdığı bu anlatısı son derece kişisel olsa da, “Ermeni Soykırımı’nın üçüncü kuşak sağ kalanları Türkiye’nin bir vatandaşı olarak nasıl sosyalleşiyor?” sorusuna oldukça ilginç bir pencere aralıyor.]

Sevan Nişanyan

Çocukluğumuzda anneannem bazen ciddi yüzünü takınır, Türklerin zulümlerinden söz ederdi. Kullandığı kelime ‘kırım’dı, yani çart ջարթ. Kardeşim ve kuzenlerimle beraber doğal olanı yapıp taklide başlardık. Hi ho ho. Annem babam bu mevzudan hiç söz etmediler.

ABD’ye ilk gittiğim yıl bütün arkadaşların az çok girdiği psikolojiye girip, inanmayacaksınız, Türkiye savunucusu bile oldum. Kıbrıs’ın işgalini protesto eden Yunanlılara karşı New Haven sokaklarında Türk pankartı taşımışlığım vardır.

Toronto ve Montreal’de akraba taallukat ziyaretleri o tepkiyi pekiştirmekten başka işe yaramadı. “Eee evlat Türkiye’de hayat nasıl?” “Hiç fena değil, buradan iyidir.” “Yazıklarrr olsun sana, biz de seni akıllı kültürlü bir genç sandık, tüh.” Bağnazlık kadar beni ifrit eden şey yok. Aman, dedim, Sevan bunlardan uzak dur.

Dördüncü yılımda nihayet merak ettim. Sterling Kütüphanesinde Ermeni tarihine ve soykırıma ilişkin raflar dolusu kitap buldum. Çoğunu okudum. Yetmedi, dönemin başlıca Amerikan, İngiliz ve Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili ne çıkmışsa hepsini taradım.

Şimdi belirtmeme gerek var mı bilmiyorum, ama okuduğumu eleştirel bir gözle okumayı bilirim. O zaman da bilirdim. Argümanda hata ve gedik bulmaya bayılırım. Gençken sanırım daha da keskindi gözüm. İyi okudum. Olayları kavradığıma dair içimde kuşku kalmadı.

İki tane net sonuca vardım:

Bir. Rum ve Ermenilerin tasfiyesi bilinçli, planlı ve kapsamlı bir kararın ürünüdür. Türkiye’nin yönetici çevrelerinde ta 1890’lardan itibaren bu konuda bir kararlılık oluşmuştur. 1908-1909’da kısa bir yalpalamadan sonra İttihat ve Terakki yöneticileri de bu mutabakata katılmıştır. Gayrimüslim anasır meselesini kökünden çözmeden Türk milletinin – geleneksel yapısı ve zihniyetiyle – devam edemeyeceği fikri, Türkiye’nin egemen çevrelerinde başat görüş haline gelmiştir. Dünya Savaşı bu kararlılığı uygulama alanına sokmak için fırsat sayılmıştır. Toplu öldürme planlanmış mıdır, bilmiyorum. Ama 1895 ve 1909 olayları ortadayken, bunun en azından bir ihtimal ya da opsiyon olarak hesaba katılmamış olması mümkün görünmüyor.

İki. “Milli Mücadele” ya da “Kurtuluş Savaşı” adı verilen şey Rum ve Ermeni savaşıdır. Amacı Dünya Savaşı sırasında başlatılmış olan tasfiyeyi sonuca bağlamak ve tehcirde gitmiş olanların geri gelmesini kesin olarak önlemektir.

read more »

September 6, 2018

6-7 Eylül Tartışmaları, Hafızası ve Yüzleşmesi

by Azad Alik

Altiyedieylul

“… Müzeyyen Senar’ın 6-7 Eylül olaylarına kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hatta rivayete göre Senar bir kürkçü dükkanının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı, ancak Daşkan’ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler’in “1950’li yıllarda İzmir” kitabından olayın İstanbul’da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir’de geçtiğini öğreniyorduk. İzmir’de 6-7 Eylül İstanbul’dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasi elitiyle de yakından alakalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan’a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim…”

1955 Eylül’ün 6 ve 7’sinde “Atatürk’ün evine bomba atıldı” iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar. Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti. 6 ve 7 Eylül’de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı. Biz de o günden bu güne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal’la konuştuk.

Röportaj: Bahar Kılınç – Sivil Sayfalar

“POLİTİK EKONOMİK ARGÜMANIN TEMELİNDEKİ MÜLKÜN İADESİNİ DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLAYAN BİR TARTIŞMA YOK”

-6-7 Eylül pogromundan bugün bize hangi tartışmalar kaldı? O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?

6-7 Eylül’le ilgili literatürü siyasi tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun, siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son 20 yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün.
Ancak Türkiye’de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hatta yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok. 6-7 Eylül’le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl, yani 6-7 Eylül’ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları bir dilekçe ile ‘resmi destek’ talebinde bulundu. Merkezi Atina’da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen, AKP iktidarında “bir kısmında ilerleme kaydedilen” taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması, yine bu taleplerin, gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır. Yalnız Onarıcı Adalet tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül’le sınırlı değil

read more »

June 21, 2016

“Müzakerenin düğümü Suriye’de”*

by Azad Alik
vahap_coskun-mesut_yegen_1

Foto: Osman Kaytazoğlu (Al Jazeera)

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin inançlar, etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorunlarına ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yazı dizisinin 4. bölümü olarak Al Jazeera editörlerinden Semin Gümüşel Güner‘in Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Vahap Coşkun‘la yaptığı röportaja yer veriyoruz. Dizinin ilk iki bölümü Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin daha önce Serbestiyet’te de yayımlanmış yazılarından oluşuyordu. Dizi’nin Nuhat Muğurtay tarafından Azad Alik için yazılmış 3. bölümünü ise geçtiğimiz haftalarda yayımlamıştık. Bu yazılara HerkesİçinÖzerklik sayfasından erişebilirsiniz.]

Semin Gümüşel Güner

“Müzakerenin düğümü Suriye’de”

Al Jazeera’ye konuşan Mesut Yeğen ve Vahap Coşkun’a göre, müzakere çok uzak değil. Hukukçu Coşkun’a göre, müzakere kapısı hiç kapanmadı. Sosyolog Yeğen’e göre ise, Eylül – Ekim gibi konuşmak için yeni bir zemin oluşabilir. Her ikisine göre de, Suriye sahasındaki gelişmeler bir değişikliğe işaret ediyor.

7 Haziran 2015’ten bu yana sadece bir yıl geçti ama çok şey değişti. Çözüm süreci rafa kalktı, çatışmalara dönüldü. Onlarca can kaybının yanı sıra binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Aslen HDP’li milletvekillerini hedef alan dokunulmazlıkların kaldırılması tasarısı kabul edildi. Suriye’de ise ABD ve YPG ortak operasyonlar düzenliyor.

Bugünkü durumu Kürt meselesinde uzman iki isimle Şehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Dicle Üniversitesi’nden Doç. Dr. Vahap Coşkun ile konuştuk. Her ikisine göre de, Suriye sahasındaki gelişmeler Kürt sorununun geleceği açısından çok önemli. Sosyolog Yeğen’e göre büyük bir ihtimalle Afrin ile Kobani arasında, Kürtlerin bir şekilde devamlılık sağladığı bir koridor oluşacak. Ama o koridor Halep’in kuzeyinde olacak, Türkiye sınırlarına kadar da ulaşılmayacak. Coşkun ise, ABD’nin Türkiye ve PKK’nin kırmızı çizgilerini uzlaştırmaya çabaladığı görüşünde.

Kürt meselesi açısından bakıldığında, geçen sene 7 Haziran’dan bu yana çok şey değişti. Şehir savaşları, hendekler bitti. Dokunulmazlıkların kaldırılması kabul edildi. Yeni bir askeri stratejiden söz ediliyor. Bugünkü durumu nasıl tanımlarsınız?

Mesut Yeğen: 7 Haziran’da ortaya çıkan tablo, esas olarak siyasetin, parlamentonun Kürt meselesinde öne çıkacağı bir tabloydu. Şimdi o tablo yok. Ne AK Parti içerisindeki Kürt meselesine dönük akıl bugün etkin, ne de HDP etkili. Biraz parlamentonun geri plana düştüğü, güvenlik siyasetinin öne çıktığı bir tablo. Ancak o tablonun içerisinde de belki yeni bir merhale oluşuyor.

Nasıl bir merhale bu?

Mesut Yeğen: PKK’nin açıklamalarından anlaşılan PKK şehir savaşını bitiriyor. Abdülkadir Selvi’nin yazılarından da anladığım kadarıyla, şehirde yürütülen ve PKK üzerinde de etkili olduğu görülen operasyonların bir benzerini de devlet kırsal bölgede de yapmak istiyor ya da en azından yapacağına dair mesaj vererek PKK’ye buraları “boşalt” diyor. Suriye’de yaşanacak gelişmelere, özellikle de ABD’nin PKK’ye önereceklerine ya da muhtemelen vereceği teminatlara bağlı olarak PKK bu yazı kırsalda çok şiddetli bir çatışmayla geçirmemeyi tercih edebilir. Ama Suriye sahasında PKK’nin kaldıracağı ve ABD’nin de garantisini vereceği türden bir durum oluşmazsa, PKK kırda da kalabilir ve şehir savaşlarını yürütürken yaptığı gibi araçlarla karakollara saldırma işini de gerçekleştirebilir. Ancak 90’larda gördüğümüz türden bir çatışma süreci yaşanacağını sanmıyorum.

Vahap Coşkun: 7 Haziran’da HDP’nin kendilerinin bile

read more »

May 23, 2016

Demokratik Özerklik: Ne kadar Özerk? Ne kadar Demokratik?

by Nuhat Muğurtay

Kaynak: http://goo.gl/AyCPH6

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin inançlar, etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorunlarına ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yazı dizisinin 3. bölümünü yayımlıyoruz. Dizinin ilk iki bölümü Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin daha önce Serbestiyet’te de yayımlanmış yazılarından oluşuyordu. Bu yazılara HerkesİçinÖzerklik sayfasından erişebilirsiniz.]

Nuhat Muğurtay*

Demokratik özerklik kavramı son yıllarda gündemde sıkça kendisine yer bulan fakat ne olduğu konusunda bir uzlaşmanın olmadığı siyasal kavramlardan sadece bir tanesi. Kavramın önemi çözüm/çatışmasızlık sürecinde ve öncesinde Kürt sorununun siyasi çözümü için gündemleşmesinden geliyor. Ana akım Kürt siyaseti demokratik özerkliği  geleneksel egemenlik kuramları ile açıklanabilen özerklik, federasyon, konfederasyon ve bağımsızlık gibi kavramlar üzerinden tartışmış olsaydı kavram kargaşası neredeyse hiç yaşanmayacaktı.  Fakat ana akım Kürt hareketinin kavramı ortaya koyuş şekli geleneksel egemenlik kuramlarına çok mesafeli olmakla birlikte,  zaman içinde sürekli evrimleşmekte ve değişmektedir. Kavramın geleneksel güç ve yetki paylaşımını öngören kuramlara karşı masafeli, hatta yer yer karşıt olmasının sebebi hem siyasi manevra alanını geniş tutması hem de kuramsal olarak farklı yönlere esneyebilmesidir. Kavramın tanımlandığı ucu açık metinler ana akım Kürt siyasetinin kimi zaman ancak bağımsız bir devletin elde edebileceği yetkileri talep etmesine, bazen sadece kültürel haklar ve demokratik belediyeciliği gündeme getiren bir siyasi çözümü gündemleştirmesine sebep oluyor. Bu yazıda ana akım Kürt Siyaseti içerisinde adem-i merkeziyetçilik tartışmasının izlerini sürmekle birlikte, kavramın içeriğinin geldiğimiz noktada daraldığını iddia edeceğiz.

Türkiye’deki diğer Kürt siyasi hareketlerinin adem-i merkezileşme algısına bakacak olursak, taleplerin ve siyasetin daha net ve tanımlanabilir olduğunu görürüz; Hak-Par kendi parti programında açıkça federasyon talebini dile getirmekte, federe yönetimle merkezi yönetim arasındaki görev paylaşımını çok net ifade etmektedir: “Türkiye’nin siyasi ve idari yapısı federal bir tarzda yeniden yapılanmalı. Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölge olmak üzere, ekonomik, sosyal ya da toplumsal farklılıkların gerektirdiği diğer bölgelerde federe yapılar kurulmalı. Diplomasi, ulusal güvenlik, maliye gibi ulusal ölçekli hizmetlerin dışında kalan; eğitim, sağlık, ulaşım, asayiş gibi hizmetler federe bölgelerde seçilecek bölgesel meclislerin yetki alanına bırakılmalı.”[i]
Görüldüğü gibi burada sınırlar çok net ifade edilmekte ve neyin talep edildiği de daha açık ifade edilmektedir. Hatta 2007’de KADEP Genel Başkanı merhum Şerafettin Elçi şunları söyleyecektir: “Bir kere Demokratik Özerklik diye bir kavram ne ne idari bilimlerde ne de siyasi literatürde yok. İdari özerklik diye bir şey var. Öteki Öcalan’ın kullandığı bir kavram. Netlik de yok. Ama federatif sistemin siyaset biliminde, Anayasa Hukuku’nda bir karşılığı var ve bilinen bir yönetim modelidir. Bu daha net ve ileri bir aşamadır.”[ii]  Ana akım Kürt siyaseti ile ilişkili farklı organlar tarafından yayınlanan özerklik metinlerinde ise yine muğlaklıklar göze çarpmaktadır.

Demokratik özerklik nedir?’ diye sorduğumuzda Öcalan’ın yazdığı kitaplardan,  KCK’nin belgelerine kadar farklı versiyonlar cevap olarak karşımıza çıkmaktadır. Adem-i merkeziyet ile ilgili hazırlanmış en net ifadelerin BDP’nin 2013’te Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu anayasa taslağında yer aldığı söylenebilir. Farklı demokratik özerklik metinleri var olmakla birlikte, her bir metin karşılaştırmalı okunduğunda kavramdan ne kast edildiği konusunda henüz bir konsensüse varılmadığı görülmektedir.

read more »

April 26, 2016

1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

read more »

April 19, 2016

“Soykırım da ne? Tehcir Elbette”*

by eminedeniz101

tezkıre)-69fbb07e-c30e-4ab3-9957-aa64a71a7637

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 10. bölümüne Azad Alik editörlerinden Emine Deniz’in Tezkire dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emine Deniz**

Öner Buçukçu editörlüğündeki “Düşünce, siyaset ve sosyal bilim alanlarında bilim insanlarının düşüncelerini ve araştırmalarını paylaştıkları bir platform olma” iddiası ile yola çıkmış olan Tezkire, 53. sayısının üç bölümünden birini Ermeni “meselesine” ayırmış. Derginin editoryal yazısında aslında bütün dosyanın halet-i ruhiyesini tanımlayabileceğimiz bir serzeniş var, o da şu: “Kimse, 1915’te ne yaşandı sorusunu sormuyor ancak neredeyse herkesin 1915’in ne olduğu hakkında bir kanaati var.”[1]

Bu serzeniş, uzun zamandır muhafazakar sağ ve Kemalist (İttihatçı) sol diskura yer etmiş birden çok ögeyi de içinde barındırmaktadır: “Güçlü Emperyalist devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki emelleri”; “Ermenilerin I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla iş tutması”; “Yabancı emellerle kötü yola düşürülmüş Ermeniler” gibi… 100. yıl için hazırlanan ama aynı zamanda bildik söylemsel hatları playback gibi tekrar eden bu dosya, bu nedenle , Doğan Gürpınar’ın Azad Alik serisi için yazdığı Derin Tarih okuması ile yanyana konduğunda ortak bir tema çıkarıyor karşımıza:

Osmanlı İmparatorluğu ve Ermeni tebaası arasında yaşanan ve tarafların çıkarları üzerinden konuşulması gereken soykırımın ancak ve ancak tarafların pasif bir izleyici/yaşayıcı/anlatıcıya dönüştürüldüğü bir tarih anlatısı ile neşredilmesi.    

Dosya, Adalet ve Kalkınma Partisi Siirt milletvekili, Tezkire dergisi yayın kurulu üyesi Yasin Aktay’ın yazdığı girizgahla[2]  açılıyor. Aktay’ın argümanını en iyi kendi kelimeleri özetliyor aslında: “Oysa artık çok iyi biliyoruz ki, tarih hiçbir zaman nesnel bir bakış açısıyla yazılamaz. Herkes bulunduğu yerden yazar tarihi. Üstelik herkesin bulunduğu yer zamanla değişiyor. O yüzden tarih her zaman yeniden yazılan güvensiz bir bilgidir.”[3] Bu yönüyle dosya, muhafazakar sağın ve ılımlı milliyetçilerin “tarihçilere bırakalım” klasiğiyle tekrar ettikleri inkar söylemlerinin dışında bir söylemle karşımıza çıktığını iddia etmektedir. Lakin inkarcılığa yeni bir kılıf bulunmuştur sadece. Aslında iki kılıf. İlki: tarihçiler objektif olamazlar ve “etkisi altında oldukları ideolojilerin ve iktidar ilişkilerinin farkında” değildirler. Diğeri ise, ülkelerarası iktidar ritüelleri ve ekonomi-politik pratikler, hangi “acının” soykırım olarak tanımlanacağını etkilemektedir.

read more »

%d bloggers like this: