ABD’deki Clark Üniversitesi öğretim üyelerinden, Prof. Dr. Taner Akçam‘ın öğrencisi Ümit Kurt ile birlikte yazdığı kitap, ‘Kanunların Ruhu’ (Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek) adıyla İletişim Yayınları’ndan çıktı. Pek çok sarsıcı, bilinmeyeni ortaya çıkaran kitap üzerine, Sesonline Yayın Yönetmeni Yalçın Ergündoğan, sıcağı sıcağına Ümit Kurt‘la da konuştu. Söyleşiyi Sesonline’ın izniyle Azad Alik sayfalarına da taşıyoruz.
Yalçın Ergündoğan (Sesonline.net): Türkiye’de ilgili kamuoyu sizi yine İletişim Yayınları’ndan çıkan “Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları” adlı kitabınızla tanıyor. Resmi tarihin kalıplarının ve sınırlarının dışına çıkmaya çalışan genç bir tarih araştırmacısınız. Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?
Ümit Kurt: – Ben 1984 Antep doğumluyum. Lisans öğrenimimi ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 2006 yılında yüksek lisans öğrenimimi ise 2007-2008 yılında Sabancı Üniversitesi Avrupa Çalışmaları bölümünden aldım. 2006-2007 yılları arasında İngiltere’nin Keele Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundum. 2009’da “AKP Yeni Merkez Sağ mı?” başlıklı ilk kitap çalışmam DİPNOT yayınevinden yayımlandı.
“Bir “yalan politikasının hakikat rejimi” altında yaşıyoruz” – Ümit Kurt
Koyma Ötekilik, Oyma Ötekilik

Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık, Dünya Engelliler Günü’ne iki gün kala yayımladığı “Hem Topal Hem Sağır!” başlıklı yazısında bu kelimeleri adet olduğu üzere mecazi anlamlarıyla kullanmış. Burada meselemiz, siyaseten doğruluk adına bireylerin kimliklerine dair sayılabilecek bir takım özelliklerin mecaz hatta espri öğesi yapılmasını denetlemek değil. Asıl sorun, bir yazının nasıl olup tam da canevine koyduğu konunun fersah fersah uzağına düşebildiğidir. Zira Sağlık’ın ilk cümlesinde “Galiba mesele tam da bu…” diyerek ilan ettiği konu “ötekilik.” Sağlık’ın yazısında geçen, İshak Alaton ve Hayrünnisa Gül’ün diyaloğundan çıkarılan hisse, Türkiye’de “öteki” olma hallerinin çeşitliliği: “Öteki olmak için sebep çok. İlla azınlık olmanız gerekmiyor. Azınlıksanız hepten yandınız. Ama çoğunluk olmak da otomatik olarak kurtarmıyor! . . . Alaton haklı: ‘Bu memlekette herkes öteki.’” Bunun acısının görece güç ve iktidar mevkilerine ulaşan bireyler tarafından dahi hissedildiğini vurgulayan Sağlık, grupların iletişim kurarak dayanışma yapmak yerine birbirlerine sırt çevirdiğinden dem vuruyor.
Deprem, Kasırga, Siyaset*
Sandy çoğunluğu New York (NY) ve New Jersey’de (NJ) olmak üzere 15 eyalette 120 kişinin ölümüne, 40bin kişinin evsiz kalmasına, tünel ve limanların kullanılmaz hale gelmesine ve 7,5 milyon kişinin günlerce karanlık ve soğukta kalmasına neden oldu. Altı ayrı sistemden ve onu aşkın tünelden oluşan NY/NJ ulaşım hatlarını bir haftadan kısa sürede büyük ölçüde ayağa kaldırabilmeyi bile salt teknoloji ve kaynaklarla açıklamak mümkün değil.[1] Şüphesiz Türkiye ve ABD arasında siyasetin örgütlenişi, kurumların içeriği ve devlet kapasitesinde olduğu kadar afete hazırlılıkları açısından da fark var. Ancak yine de NY/NJ’de nelerin doğru yapıldığına ve daha önceki deneyimleri nasıl kullandıklarına bakmak afet planlaması için önemli.[2]
“Yüz kızartıcı bir suç işleyen devlet yıllarca bizlerle alay etmiş” Taner Akçam
ABD’deki Clark Üniversitesi öğretim üyelerinden, Prof. Dr. Taner Akçam‘ın öğrencisi Ümit Kurt ile birlikte yazdığı kitap, ‘Kanunların Ruhu’(Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek) adıyla İletişim Yayınları’ndan çıktı. Pek çok sarsıcı, bilinmeyeni ortaya çıkaran kitap üzerine, Sesonline Yayın Yönetmeni Yalçın Ergündoğan, sıcağı sıcağınaTaner Akçam‘la konuştu. Söyleşiyi Sesonline’ın izniyle Azad Alik sayfalarına da taşıyoruz.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN SIRRI BU KANUNLARDA
» Yalçın Ergündoğan (Sesonline.net): ‘Kanunların Ruhu’ adlı yeni bir çalışman şu günlerde İletişim Yayınları’ndan çıktı. Şöyle bir göz atınca bile, kitapta gene pek çok bilinmeyenin gün ışığına çıkarıldığı anlaşılıyor. Bir de bu kez kitap, ortak bir çalışma. Kitabı bize biraz tanıtır mısın?
Taner Akçam: – “Kanunların Ruhu” adlı kitabı öğrencim Ümit Kurt ile birlikte yayınladık. Zaten onun, Emval–i Metrukeler ile ilgili var olan Kanun ve Kararnameleri bir araya toplaması, özetlemesi olmasaydı bu kitap çıkmazdı.Ümit, Antep üzerine çalışıyor. Cevabını aradığı sorulardan bir tanesi,
Satranç Olimpiyatları’na at gözlüğü ile bakmak*
Dünya Satranç Olimpiyat’ı sona erdi. 9 Eylül pazar günü ise sona eren turnuvada Türkiye 42.sırada yer aldı. Altın madalyayı ise 2006 ve 2008’de olduğu gibi Ermenistan aldı. 2010’un şampiyonu ise Ukrayna olmuştu.
Türkiye’de düzenlenen Olimpiyatı Ermenistan’ın kazanması aslında büyük bir şans olarak değerlendirilebilir ve Ermenistan ile ikili iliksileri geliştirme çerçevesinde ele alınabilirdi. Rus Vladimir Kramnik ile birlikte turnuvanın startı olan, FIDE dünya sıralamasında ikinci durumdaki Levon Aroyan ile röportaj yapılabilir, BBC’in de haberleştirdiği Ermenistan’da okullarda satrancın ders olarak okutulmasından bahsedilebilirdi.[1]
“Right to Know the Truth” as a Constitutional Right, and the Constitutional Issue of “Crimes Against Humanity and Genocide”*
As work began on the text of the new constitution, political parties began to announce their proposals on rights and freedoms and their proposals began to be discussed in earnest in the public sphere. One of the most noteworthy proposals on rights and freedoms—an area of such central importance to any constitution—came from the Peace and Democracy Party (BDP)[1] in the form of a “right to learn the truth.” In their words: “Everyone has the right to learn the truth, to access substantive information about the country’s history, and to request that documents and information about this history be made public, including from government archives. There is no statute of limitations on genocide or crimes against humanity”.[2]
Bir Anayasal Hak Olarak “Hakikati Öğrenme Hakkı” Bir Anayasal Mesele Olarak “İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım”*
Yeni anayasa metni üzerindeki çalışmaların başlamasıyla birlikte siyasî partilerin hak ve özgürlükler ile ilgili önerileri de daha net bir biçimde kamuoyunda duyulmaya ve tartışılmaya başlandı. Anayasaların en hayatî önem taşıyan bölümlerinin başında gelen hak ve özgürlükler ile ilgili öneriler arasında dikkat çekici olanlardan biri de BDP’nin “hakikati öğrenme hakkı” önerisi. Buna göre: “Herkesin hakikate ulaşma, ülkenin tarihsel geçmişiyle ilgili gerçek bilgilere erişme, devlet arşivi dahil bu geçmişe ilişkin belge ve bilgilerin açıklanmasını isteme hakkı vardır. Soykırım ve insanlığa karşı suçlarda zaman aşımı işlemez.”[1]
Maça Papazı (1): Bir Patoloji Kurgusunda Hükümranlık Fantezileri*
Çeviren: Sıla Okur
İğfal edilmiş, hayalleri yıkılmış, suçsuzluğunu kanıtlama yüküyle ezilmiş bir kadın. Dogmatik, ikiyüzlü, korkak öğrenciler. Yakın zamanda Wikileaks’in Türkiye’deki ilk yayın haklarını elde eden, silahlı kuvvetler dışında her kuruma karşı derinden gelen bir tavır belirsizliği içinde olan arada-muhalif Taraf gazetesinin sayfalarını süsleyen iki fanteziye göre bunlardan ilki Ermeni Diasporası’nı, ikincisi de politize Kürtleri temsil etmektedir. Söz konusu fanteziler 2011’in sonlarında Alper Görmüş’ün “Ermeniler neden 1915’e ‘takılıp kaldı…’” ve Halil Berktay’ın “Soran olmadı ama hayır, ben BDP’de ders vermek istemiyorum” başlıklı yazılarında yer aldı.[1] Bu yazılar başka birçok yerde görülebilen kestirme ruhbilimciliğe, görünüşte Ermenilere ve Kürtlere bir derece sosyopolitik destek verirken aslında bunları kurbanlık statüsüne sıkışmış yahut tutunmuş, alabildiğine irrasyonel, dengesiz, tutarsız alt topluluklar olarak nesneleştirmeye örnek teşkil ediyor.
Eylem Fetişi Üzerine Notlar I
Siyasi eylemlilik her yerde ve her koşulda olumlanması gereken mutlak iyi bir pratik olarak algılanıyor. Öyle ki siyasi eylemliliğin başarısından, belirli kıstaslarla değerlendirilmesinden hiç konuşamadığımız için, eylemlilik doğaüstü bir güç taşıyormuşçasına eleştiriden muaf, kıymeti kendinden menkul bir fetiş haline gelebiliyor. Kitlesel sokak eylemlerinden bireysel eylemliliklere uzanan yelpazede “eylem fetişi”, eylemi siyaset yapmanın araçlarından sadece biri olmaktan çıkartıp kaynakları bir başına tüketen ve siyaseti salt kendisine indirgeyen bir hale dönüştürebiliyor.
Geçmeyen geçmiş[1]
Talin Suciyan
Geçtiğimiz Pazar günü Taksim’de “Hocalı’yı Anma Mitingi” adı altında yaşananlar, yeni ırkçı pogromların yaşanmasının nasıl da an meselesi olduğunu açık seçik ortaya koyarken, yazar ve insan hakları aktivisti Yelda’yı[2] hatırlıyorum. Yaklaşık 15 yıl önce, 6-7 Eylül Olayları’nı anmak için yapılan bir organizasyonda, Yelda, bu olaylarla ilgili özrün bugüne kadar dilenmediğini, dolayısıyla böyle bir olayın her an yeniden tekrarlanmasının mümkün olduğunu söylemişti. Bu cümle beni fena halde çarpmıştı. O zaman bu söylediğini anlamak, kabul etmek istememiştim. İlk gençlik iyimserliğim, hayatımı sürdürdüğüm ülkenin devletinin, insanlarının böyle bir şeyi yeniden yapabileceğini kabullenmek istememişti. Fakat o konuşmayı da hiç unutmadım. Sonraları, 6-7 Eylül Pogromu’nu anmak için yapılan bir sergi basıldı, olayların kendisine değil, fotoğraflarına dahi tahammül edilemediğini gördük hep birlikte. Bundan iki yıl önce Uluslararası Af Örgütü’nün o dönemki İstanbul temsilcisinin de bulunduğu bir ortamda, yeni seçilen uluslararası temsilcisiyle yaptığım röportajda, 6-7 Eylül ile ilgili Türkiye’den özür talep eden bir açıklama yapıp yapmadıklarını, ya da yapmayı düşünüp düşünmediklerini sorduğumda, İstanbul temsilcisi müdahale ederek, “Ama o olaylar 1955’te oldu.O zamanlar Af Örgütü yoktu bile” diyerek cevap verdi.





