As work began on the text of the new constitution, political parties began to announce their proposals on rights and freedoms and their proposals began to be discussed in earnest in the public sphere. One of the most noteworthy proposals on rights and freedoms—an area of such central importance to any constitution—came from the Peace and Democracy Party (BDP)[1] in the form of a “right to learn the truth.” In their words: “Everyone has the right to learn the truth, to access substantive information about the country’s history, and to request that documents and information about this history be made public, including from government archives. There is no statute of limitations on genocide or crimes against humanity”.[2]
“Right to Know the Truth” as a Constitutional Right, and the Constitutional Issue of “Crimes Against Humanity and Genocide”*
Bir Anayasal Hak Olarak “Hakikati Öğrenme Hakkı” Bir Anayasal Mesele Olarak “İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım”*
Yeni anayasa metni üzerindeki çalışmaların başlamasıyla birlikte siyasî partilerin hak ve özgürlükler ile ilgili önerileri de daha net bir biçimde kamuoyunda duyulmaya ve tartışılmaya başlandı. Anayasaların en hayatî önem taşıyan bölümlerinin başında gelen hak ve özgürlükler ile ilgili öneriler arasında dikkat çekici olanlardan biri de BDP’nin “hakikati öğrenme hakkı” önerisi. Buna göre: “Herkesin hakikate ulaşma, ülkenin tarihsel geçmişiyle ilgili gerçek bilgilere erişme, devlet arşivi dahil bu geçmişe ilişkin belge ve bilgilerin açıklanmasını isteme hakkı vardır. Soykırım ve insanlığa karşı suçlarda zaman aşımı işlemez.”[1]
Maça Papazı (1): Bir Patoloji Kurgusunda Hükümranlık Fantezileri*
Çeviren: Sıla Okur
İğfal edilmiş, hayalleri yıkılmış, suçsuzluğunu kanıtlama yüküyle ezilmiş bir kadın. Dogmatik, ikiyüzlü, korkak öğrenciler. Yakın zamanda Wikileaks’in Türkiye’deki ilk yayın haklarını elde eden, silahlı kuvvetler dışında her kuruma karşı derinden gelen bir tavır belirsizliği içinde olan arada-muhalif Taraf gazetesinin sayfalarını süsleyen iki fanteziye göre bunlardan ilki Ermeni Diasporası’nı, ikincisi de politize Kürtleri temsil etmektedir. Söz konusu fanteziler 2011’in sonlarında Alper Görmüş’ün “Ermeniler neden 1915’e ‘takılıp kaldı…’” ve Halil Berktay’ın “Soran olmadı ama hayır, ben BDP’de ders vermek istemiyorum” başlıklı yazılarında yer aldı.[1] Bu yazılar başka birçok yerde görülebilen kestirme ruhbilimciliğe, görünüşte Ermenilere ve Kürtlere bir derece sosyopolitik destek verirken aslında bunları kurbanlık statüsüne sıkışmış yahut tutunmuş, alabildiğine irrasyonel, dengesiz, tutarsız alt topluluklar olarak nesneleştirmeye örnek teşkil ediyor.
Popüler Tarihçiliğin Yeni Türü: Tarihî Romanlar
Rıfat N. Bali
Türk fikir ve yayın âleminin son on ila onbeş yılında en sıkça rastlanan konulardan biri gayrimüslim azınlıklardır. Gayrimüslim azınlıklar artık, aşırılıkların esiri olmuş yazarlar dışında, genellikle olumlu bir şekilde algılanmakta. Ancak bu “olumlu” algılamanın Osmanlı döneminin bir entelektüel mirası olduğunu ve de azınlıklara “himaye edilmeye muhtaç, türünün son örnekleri” cinsinden acıma ile pozitif ayırımcılığın harmanlandığı bir bakış açısı ile malûl olduğunu unutmamak lazım. Azınlıkların artık Türk kültür ve fikir âleminde ya birer aktör, ya birer figüran olarak yer almaları edebiyat alanına da sirayet etmiş durumda.
Edebiyat Âleminde Azınlıklar
Son on, onbeş yılda yayınlanan roman ve hikâyelere bakıldığında iki şey göze çarpmakta: (a) o tarihe kadar varlıkları hissedilmeyen gayrimüslim yazarların ortaya
Eylem Fetişi Üzerine Notlar I
Siyasi eylemlilik her yerde ve her koşulda olumlanması gereken mutlak iyi bir pratik olarak algılanıyor. Öyle ki siyasi eylemliliğin başarısından, belirli kıstaslarla değerlendirilmesinden hiç konuşamadığımız için, eylemlilik doğaüstü bir güç taşıyormuşçasına eleştiriden muaf, kıymeti kendinden menkul bir fetiş haline gelebiliyor. Kitlesel sokak eylemlerinden bireysel eylemliliklere uzanan yelpazede “eylem fetişi”, eylemi siyaset yapmanın araçlarından sadece biri olmaktan çıkartıp kaynakları bir başına tüketen ve siyaseti salt kendisine indirgeyen bir hale dönüştürebiliyor.
Geçmeyen geçmiş[1]
Talin Suciyan
Geçtiğimiz Pazar günü Taksim’de “Hocalı’yı Anma Mitingi” adı altında yaşananlar, yeni ırkçı pogromların yaşanmasının nasıl da an meselesi olduğunu açık seçik ortaya koyarken, yazar ve insan hakları aktivisti Yelda’yı[2] hatırlıyorum. Yaklaşık 15 yıl önce, 6-7 Eylül Olayları’nı anmak için yapılan bir organizasyonda, Yelda, bu olaylarla ilgili özrün bugüne kadar dilenmediğini, dolayısıyla böyle bir olayın her an yeniden tekrarlanmasının mümkün olduğunu söylemişti. Bu cümle beni fena halde çarpmıştı. O zaman bu söylediğini anlamak, kabul etmek istememiştim. İlk gençlik iyimserliğim, hayatımı sürdürdüğüm ülkenin devletinin, insanlarının böyle bir şeyi yeniden yapabileceğini kabullenmek istememişti. Fakat o konuşmayı da hiç unutmadım. Sonraları, 6-7 Eylül Pogromu’nu anmak için yapılan bir sergi basıldı, olayların kendisine değil, fotoğraflarına dahi tahammül edilemediğini gördük hep birlikte. Bundan iki yıl önce Uluslararası Af Örgütü’nün o dönemki İstanbul temsilcisinin de bulunduğu bir ortamda, yeni seçilen uluslararası temsilcisiyle yaptığım röportajda, 6-7 Eylül ile ilgili Türkiye’den özür talep eden bir açıklama yapıp yapmadıklarını, ya da yapmayı düşünüp düşünmediklerini sorduğumda, İstanbul temsilcisi müdahale ederek, “Ama o olaylar 1955’te oldu.O zamanlar Af Örgütü yoktu bile” diyerek cevap verdi.
Psikolojik Savaş ve Türk Medyası[1]
(Azad Alik Notu: Gülseren Adaklı’nın yazısı Kasım ayı başında elimize geçmesine rağmen, teknik nedenlerle gecikmeli olarak yayımlayabiliyor, bu nedenle Adaklı’dan özür diliyor, gösterdiği sabır ve anlayış için teşekkür ediyoruz.)
Psikolojik Savaş ve Türk Medyası
Gülseren Adaklı*
Son dönemde Kürt meselesi konusunda yoğunlaşan psikolojik savaş, Noam Chomsky ve Edward Herman’ın “terör anlambilimi” olarak adlandırdığı çerçevede hızla genişletilmiş bir “yıkıcılık” (“subversion”) kategorisine evrilmiş durumda[2]. Terör kavramı etrafında örülen genişletilmiş yıkıcılık kavramı, iktidara muhalefet eden her türden siyasal özneyi “yıkıcı” olarak aynı torbanın içine tıkma anlamına geliyor. Bu yazının konusu olan gazeteler de “KCK operasyonu” adı altında gerçekleştirilen bu “genişletme” sürecinde fazla mesai yapmış görünüyorlar.
24 Nisan 2011’in ardından
Silva Bingaz – Talin Suciyan
Fransa’da soykırımların inkâr edilmesine cezai müeyyide getiren yasanın Türkiye’de yarattığı tartışma inkâr temelinde üretilen bir milliyetçi hezeyandan, yalan dolan bilgilerin dolaşıma sokulmasından, günlük ırkçılığı arttıran ve Ermenileri hedef haline getiren bir eksenden çok uzaklaşamadı. Bunun yanında, tartışmayı farklı bir yöne çekme çabası gösterenler, inkârın ne demek olduğu, soykırımların kabul edilmesinin uzun vadede nasıl etkiler yarattığı üzerine kafa yoranlar da oldu. İshak Alaton’un mektubunun bu dönemde kamuoyunun gündemine gelmiş olması bu bakımdan çok önemlidir. İshak Bey, elbette ki inkâr politikalarına karşı mücadelenin Avrupa’da kat ettiği yolu bilerek bu mektubu yazdı. Fakat Avrupa’dan farklı olarak, Türkiye’de bugün hâlâ en sert yöntemlerle ve en sert dille inkârı savunan, Cumhuriyet’in inkârcı çizgisinden bir adım dahi uzaklaşmamış bir iktidar var. Bu yazının amacı 24 Nisan 2011’in ardından Türkiye’de ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadeleyi öncelikleri arasına alan sivil toplum kuruluşlarının izledikleri yöntemleri ve sorumlulukları yeniden gözden geçirmeye davet etmek.
Askerliğini yaparken 24 Nisan 2011’de öldürülen Sevag Balıkçı’nın, baştan beri iddia edildiği üzere kazara öldürülmediği bir görgü tanığının ifadesini değiştirmesi sonucu anlaşıldı. Bu ifade değişikliğinin zamanlaması hem Fransa’da yasanın kabul edilmesinin hem de Dink Davası kararının açıklandığı günlerin hemen ertesinde, adeta bir gözdağı niteliğindeydi.
Mithat Sancar: Soykırımın tanınması için yapılan faaliyetler meşrudur
25 Ocak Çarşamba günü, Açık Radyo’nun Açık Gazete programında konuşan hukukçu, Prof. Mithat Sancar, Ermeni soykırımının inkarına karşı yürütülen soykırımı tanıma çalışmalarının meşru olduğunu ve önemli olanın Türkiye’nin yüzleşme sorumluluğunu yerine getirmesi olduğunu söyledi. “İnkar politikasının yarattığı çıkmaz sokaklar var. 2015’e üç yıl kaldı, 100. yılı… Ermenistan’da ve dünyanın her yerinde yaşayan Ermeniler 2015’e büyük önem atfediyorlar. Dünya çapında her türlü faaliyeti yürütmek için hazırlanıyorlar. (…)Bana sorarsanız, bu faaliyetler meşrudur. Türkiye yüzleşmeye kendi isteğiyle yanaşmadığı sürece, bu meselenin inkarla kapatılmasına karşı böyle bir tepki meşrudur.
Söyleşinin tamamını dinlemek için:
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=29377&cat=100
Soykırımı inkâr ve Fransa’ya hücûm!.
| Recep Maraşlı |
| Fransız Ulusal Meclisi’nde 22 Aralık 2011 günü kabul edilen ve kısaca “Fransa’nın yasayla tanıdığı soykırım suçlarının kamuoyu önünde övülmesi, savunulması ya da inkârını” yasaklayan yasaya, Türkiye resmi düzeyde öylesine ölçüsüz bir tepki gösteriyor ki; 1999’da Öcalan Roma’da misafir edildiğinde, Türkiye’deki cahil kalabalıkların İtalya’dan ithal edilen portakalların üzerinde tepindikleri millî histeri günlerine geri dönüldü adeta. AKP ile hiçbir konuda bir araya gelemeyen CHP ve MHP bu konuda kutsal milli ittifak kurmada bir an bile gecikmediler. Tabii ki Perinçek ve Kerinçsiz’in gibilerin eksikliği yine de belli oluyor!
Bütün bunlara çoğu liberal, demokrat ve sosyalist aydından örtülü bir onay gelmesi Türkiye’nin düşünce iklimini göstermesi bakımından oldukça öğretici. Onlar da Fransa parlamentosunun kötü bir şey yaptığını, en azından üzerine vazife olmayan bir işe soyunduğuna iman etmiş olmakla beraber, meselenin içeride kendi aramızda halledilmesi gerektiğine vurgu yaparak diğerlerinden ayrılıyorlar. Fransa’nın elinin temiz olmadığı, öncelikle başta Cezayir olmak üzere sömürgelerinde işlediği insanlık suçlarıni temizlemesi gerektiği; Sarkozy yönetiminin seçim yatırımı yaptığı ve Ermeni oylarını avlamak için bu yasayı gündeme getirdiği söylemleri de en çok dile getirilen argümanlar. Yazının devamı için http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&view=article&id=2476%3Asoykrm-inkar-ve-fransaya-huecum&catid=76%3Arecep-maral&Itemid=70
|






