Bilindiği gibi 18 Aralık 2012 Salı günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindekilerin Göktürk-2 uydusunun Çin’den fırlatılmasını canlı yayında izlemek üzere Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) yerleşkesindeki TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü’nü ziyareti sırasında öğrenciler ve emniyet güçleri arasında çatışma çıktı. Polis üç binin üzerinde çevik kuvvet ekibi ve sekiz Toplumsal Müdahale Aracı (TOMA) ile hazır ve nazırdı. Sol/liberal eğilimli basın, sonrasında televizyonda ilk kimin başlattığı tartışılacak olan olaylarda ezici biçimde üstün bir güç olarak polisin sert bir şekilde müdahale ettiğini ve çatışmanın çevreyi de etkileyerek akşam saatlerine kadar sürdüğünü yazdı. Yaralanan ve hastaneye kaldırılan eylemciler vardı. Polis aynı gün ve takip eden birkaç gün içinde onu aşkın öğrenciyi gözaltına aldı ve ev baskınları düzenledi.
Koyma Ötekilik, Oyma Ötekilik

Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık, Dünya Engelliler Günü’ne iki gün kala yayımladığı “Hem Topal Hem Sağır!” başlıklı yazısında bu kelimeleri adet olduğu üzere mecazi anlamlarıyla kullanmış. Burada meselemiz, siyaseten doğruluk adına bireylerin kimliklerine dair sayılabilecek bir takım özelliklerin mecaz hatta espri öğesi yapılmasını denetlemek değil. Asıl sorun, bir yazının nasıl olup tam da canevine koyduğu konunun fersah fersah uzağına düşebildiğidir. Zira Sağlık’ın ilk cümlesinde “Galiba mesele tam da bu…” diyerek ilan ettiği konu “ötekilik.” Sağlık’ın yazısında geçen, İshak Alaton ve Hayrünnisa Gül’ün diyaloğundan çıkarılan hisse, Türkiye’de “öteki” olma hallerinin çeşitliliği: “Öteki olmak için sebep çok. İlla azınlık olmanız gerekmiyor. Azınlıksanız hepten yandınız. Ama çoğunluk olmak da otomatik olarak kurtarmıyor! . . . Alaton haklı: ‘Bu memlekette herkes öteki.’” Bunun acısının görece güç ve iktidar mevkilerine ulaşan bireyler tarafından dahi hissedildiğini vurgulayan Sağlık, grupların iletişim kurarak dayanışma yapmak yerine birbirlerine sırt çevirdiğinden dem vuruyor.
“Right to Know the Truth” as a Constitutional Right, and the Constitutional Issue of “Crimes Against Humanity and Genocide”*
As work began on the text of the new constitution, political parties began to announce their proposals on rights and freedoms and their proposals began to be discussed in earnest in the public sphere. One of the most noteworthy proposals on rights and freedoms—an area of such central importance to any constitution—came from the Peace and Democracy Party (BDP)[1] in the form of a “right to learn the truth.” In their words: “Everyone has the right to learn the truth, to access substantive information about the country’s history, and to request that documents and information about this history be made public, including from government archives. There is no statute of limitations on genocide or crimes against humanity”.[2]
Bir Anayasal Hak Olarak “Hakikati Öğrenme Hakkı” Bir Anayasal Mesele Olarak “İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım”*
Yeni anayasa metni üzerindeki çalışmaların başlamasıyla birlikte siyasî partilerin hak ve özgürlükler ile ilgili önerileri de daha net bir biçimde kamuoyunda duyulmaya ve tartışılmaya başlandı. Anayasaların en hayatî önem taşıyan bölümlerinin başında gelen hak ve özgürlükler ile ilgili öneriler arasında dikkat çekici olanlardan biri de BDP’nin “hakikati öğrenme hakkı” önerisi. Buna göre: “Herkesin hakikate ulaşma, ülkenin tarihsel geçmişiyle ilgili gerçek bilgilere erişme, devlet arşivi dahil bu geçmişe ilişkin belge ve bilgilerin açıklanmasını isteme hakkı vardır. Soykırım ve insanlığa karşı suçlarda zaman aşımı işlemez.”[1]
Eylem Fetişi Üzerine Notlar I
Siyasi eylemlilik her yerde ve her koşulda olumlanması gereken mutlak iyi bir pratik olarak algılanıyor. Öyle ki siyasi eylemliliğin başarısından, belirli kıstaslarla değerlendirilmesinden hiç konuşamadığımız için, eylemlilik doğaüstü bir güç taşıyormuşçasına eleştiriden muaf, kıymeti kendinden menkul bir fetiş haline gelebiliyor. Kitlesel sokak eylemlerinden bireysel eylemliliklere uzanan yelpazede “eylem fetişi”, eylemi siyaset yapmanın araçlarından sadece biri olmaktan çıkartıp kaynakları bir başına tüketen ve siyaseti salt kendisine indirgeyen bir hale dönüştürebiliyor.
Siyasi Davaların “Liberal” Temsili∗
Serra Hakyemez ve Önder Çelik
Siyasi operasyonların hedef aldığı kitle dalga dalga genişledikçe köşe yazarları, akademisyenler ve üniversite öğrencileri tutuklamaların ve yargılamaların ne kadar hukuk dışı ve gülünç olduğunu vurgulayan eylemler düzenlemeye başladı. Her gün bir başka eylemle AKP hükümeti karşısında daha da güçlenen bir toplumsal muhalefet ve aktivizm ortaya çıkıyor. Örneğin, son aylarda birçok imza kampanyası düzenlendi, sosyal medyada eylemsellik ağları kuruldu, akademisyen ve köşe yazarları liberal-sol eğilimli gazetelerde terörle mücadele adı altında gerçekleşen yargısal katliamları teşhir etmeye başladı. Ama gelin bir anlığına bu canlı ve aktif muhalefetin verdiği heyecanı bir kenara bırakıp bu muhalefetin “tercümanlarının” siyasi davalarla ne formlarda eklemlendiklerine bakalım.
Muhalefetin 200’ü
18 Eylül Pazar günü, tutuklu gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in özgürlüklerine kavuşması için onları desteklemek amacıyla kurulan ANGA (Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları), her iki gazetecinin de tutukluluk sürelerinin 200. gününde “Adaletin 200’ü” adında bir basın özgürlüğü yürüyüşü düzenledi. Gerek düzenleyiciler, gerekse yürüyüşün adından anlaşılacağı gibi odak alanı daha ziyade Ahmet Şık ve Nedim Şener’di.Basın özgürlüğüne ve tutuklu gazetecilere de daha çok Şık ve Şener’in isimleri üzerinden sahip çıkılıyordu. Pankart ve protestoların nerdeyse tamamına yakını Ahmet Şık ve Nedim Şener’i gösterip (1), diğer tutuklu gazetecilerin adına pek rastlanmazken, fotoğrafları çok az yürüyüşçünün elinde yürüyüşe fon işlevi görüyordu (2). Fakat katılımcıların da, düzenleyenlerin de farkettiği bir şey vardı; Haziran ayında yapılan yürüyüşe göre katılım ciddi oranda azalmıştı. Bize göre bu azalışın büyük bir sebebi diğer basın özgürlüğü yürüyüşlerine katılıp buna katılmayanlarda aranabilir. Ancak önemli bir sebep de ANGA’nın tutumunda aranmalıdır.
Ayran ve Kürtçe’nin Sınırları
Hale Akay*
Silvan’da yaşanan çatışma ve kayıplar sonrasında, İstanbul’da, İKSV’nin Caz Festivali kapsamındaki konser sırasında Aynur Doğan’ın başına gelenler ile ayran arasında bir ilişki olacağı hiç aklınıza gelir miydi? Şahsen benim gelmezdi. Lakin Türkiye adını verdiğimiz her daim LSD kafası memlekette ırkçı bir saldırı ile ayran apansız yan yana gelebiliyor, hem de en doğal, en zararsız gözüken biçimde. Murat Sabuncu’nun anlatımıyla şöyle:
“İçeri gittiğimde Aynur ayaktaydı. Biz heyecanlı o ise sakindi. Ama tabii üzgün. Bana, ‘Biliyor musunuz, sabah yuhalanacağım içime doğmuştu’ dedi. Bir de son protesto edilen şarkısının adı ‘ayranmış’ (şarkı için buraya tıklayınız). Ve şarkı soğuk ayranın nimetlerini anlatıyormuş. ‘Siyasi hiçbir içerik yoktu, acaba bunu bilseler protesto ederler miydi?’ dedi.”
Aynur’un ilk şokla “ama şarkı ayran hakkındaydı” diyerek şaşkınlığını ifade etmesinde çok eleştirilecek bir şey yok elbet. Hatta Aynur’un mağdur olarak şokun sonrasında da
18 Yıl Önce Sivas’ta 10 Kısa Gün
“Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz denizin öyküleri yoktur” (Bilge Karasu)
Hollanda’da yaşayan Türkiye kökenli toplum için çalışmalar yürüten Opinie Vakfı (Stichting Opinie) Sivas katliamında yaşamını yitirenler için yaptığı 2010 tarihli açıklamada şöyle diyor; “Unutmamak için ölenlerin adını ezberlemeli önce. Sonra hikayelerini bilmeli. Öyle ki hikayelerini bildiğimiz zaman özlemeye başlıyoruz insanları. Hikayelerini bildiğimiz zaman unutmuyoruz onları…”
Sivas Katliamı’nda yok edilen insanlar içinde bulunan 23 yaşındaki Carina Cuanna Thuijs’te adı ve hikayesi bilinmeyenlerden (ya da çok az bilinenlerden) biri olarak Madımak’ın karanlığına gömülenlerden.







