LGBTT örgütleri, Feministler, Evsiz Barksızlar ve Sırrı Süreyya Önder

by Ayda Erbal

Yapısal Eşitsizlik

“Ne mutlu kahramana ihtiyacı olmayan ülkeye!”

Bertolt Brecht

Ayda Erbal[1]Erdem Özgül[2]

Sırrı Süreyya Önder’in aslı şurada yayımlanmış yazımıza verdiği yanıt pek çok açıdan bir ilk olması ve niyetinin doğrultusunu göstermesi açısından oldukça önemlidir. Önder bunu yaparak bugün ve geçmişte bağımsız siyasete atılmış benzerlerinden de (bkz Burcu Gürsel’in yazısı), Ermenilerle ilgili yazdıklarına gelmiş gerek sözlü gerek yazılı son derece ağır eleştirileri ya eleştiri sahiplerini karalama yolunu seçerek ya da okurlarından bu eleştirileri köşe bucak kaçırarak, bu sayede kendi kariyerini ve egosunu yüzbinlerce insanın tarihinin ve adalet arayışının üzerinde tutma selahiyetini kendisinde bulmuş yazar, çizer ve “aydın”dan da farklı olduğunu göstermiştir. Bu insanların bir bölümünün Önder’in uzak ya da yakından arkadaşı olması da Önder’in onlardan olumlu yönde farklı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Dolayısıyla Sırrı Süreyya Önder’in tutumu, konuştuğumuz konuların akıl almaz büyüklüğü ve zorluğu karşısında hepimizin birer fani olduğunu hatırlatması itibarıyla da önemlidir. Önder pekala seçim yoğunluğunu bahane edip yazdığımızı görmezden gelebilir, hiç değer vermeyebilir, içerikle başedemeyenlerin çoğunlukla yaptığı gibi üsluba gereksizce takılabilir ya da pasif-agresif narsist bir yol tutturup sessizlikle terbiye etmeyi de seçebilirdi. Bütün bunları yapmayıp hem bize yanıt verdiğiniz, hem de bu sayede bir demokratik hesap verebilirlik/sorulabilirlik örneği teşkil ettiğiniz için çok teşekkür ederiz sayın Sırrı Süreyya Önder.

Bu vesileyle platform taraftarı olduğu halde eleştiriden korkmadan yazıyı paylaşmış arkadaşlarımıza ve arkadaşlarımızın tanımadığımız arkadaşlarına da teşekkür ediyoruz. Mütemadiyen bir olağanüstü hal ve tehdit altında hayatta kalma söylemine sarılan sansürcü bir devlet gibi davranmayı, seçimleri bahane edip ifade/ eleştiri özgürlüğünü kısıtlamayı da seçebilirlerdi. Olağanüstü ve görece zor zamanlarda doğru yolu tutanların ne kadar azınlıkta olduğunu görmemiz açısından üzücü, ancak yalnız olmadığımızı bilmek açısından da sevindiriciydi paylaşımlarınız. Sağolun varolun.

Yine bu vesileyle tartışmanın tarihsel arkaplanına ilişkin daha önce Köxüz dergisinde ve Nasname sitesinde yayımlanmış araştırma yazısını bizimle paylaştığı için Sait Çetinoğlu’na da teşekkür ediyoruz. Yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.

Ancak hem Önder’in özrünün içeriği hakkında, hem de kamusal alanda hata kabul etmenin demokratik hesap verebilirliğin/sorulabilirliğin olmazsa olmaz gereği olduğu halde ‘istisnai ve kahraman Sırrı Abi’ olarak algılanması konusunda –ki elbette bu algının böyle çarpık olmasından Önder sorumlu değildir- daha çok konuşmamız gerekiyor.

İlk önce Önder’in Özgür Gündem’de yayımlanmış, bizim de yeniden şurada yayımladığımız yazısına bakalım. Yazıda Önder şöyle diyor:

“Yaklaşık bir yıl önce “Kürt Musa” hakkında, “Kafa Dengi” programında kullandığım olumlayıcı üslup iki yanlış içeriyor.

Birincisi, olayın kahramanı “Kürt Musa” olmamasına rağmen, benim bu öyküyü onun üzerinden anlatmam.

İkincisi, Ermeni katliamındaki rolünü bilmemem. Ayda Erbal’ın yazısı bunu tekrar gündeme getirdi. Yazdığı uyarıya tümüyle katılıyorum. “Bilgi eksikliği-özensizlik” saptaması doğrudur. Bilinmeyen kısmı şudur:

Bu meselede, hemen onu takip eden programda bir “düzeltme-açıklama” yaptım.”

Önder’in yazıyı sadece Ayda Erbal’a atfetmesini seçim telaşına veriyoruz zira yazı Erdem Özgül’ün de yazısıdır. Gelelim özür meselesine: Önder bir sonraki programda düzeltme yaptığını söylüyor. Yazdığımız yazıda özellikle bir köşeyi takip eden okurların aksine bir televizyon programının izleyicilerinin bir sonraki bölümü izlemeyebilecekleri gibi bir durum sözkonusu olduğunu söylemiştik. Önder’in referans verdiği açıklamayı bulamadığımız için bizim başımıza gelen de tam olarak budur, ama bu yanlışı yapmayı göze alarak yazmış olmamız sebepsiz değil. Zira bu durumlarda daha doğru tavrın, sözlü düzeltme değil, yazılı düzeltme olması gerektiğini, konunun ciddiyetinin bunu gerektirdiğini düşünüyoruz. Her halükarda batı televizyonculuğundaki gibi tartışma programlarının yazılı dökümünün yayınlanması geleneği olsaydı, belki sözlü açıklama da yeterli olabilirdi ancak bunun olmadığı yerde yapılması gereken yazılı açıklamadır.

Ayrıca Önder’in bir sonraki programda tam olarak neyi açıkladığını da hala bilmiyoruz; keşke kendisi Akif Beki’ye yazdığı kadar zaman harcayıp tam olarak neyi nasıl açıkladığını da yazabilseydi. Zira sözkonusu programda ancak birini sorunşallaştırdığımız, diğerini ise hem yazıyı ağırlaştırabileceği, hem de daha yakın tarihteki bir olaya ilişkin, yanlış anlaşılmaya çok müsait olduğu için konu etmekten çekindiğimiz iki ayrı mesele vardı.

İkincisi, bir önerme, içinde ‘özür diliyorum’ ifadesi taşısa bile bu, o özrü yeterli kılmayabilir –tıpkı Türkiye’li bir grup aydının kaleme alıp imzaya açtığı özür metninin özürlü bir özür olması gibi. Örneğin “kırıldıysanız özür dilerim” özür gibi dursa da özür değildir, çünkü hatalı taraf hatasını tam olarak kabul etmemekte, sanki sorun mağdur olanın kırılganlığıymış gibi yapmaktadır. “Eğer” ile başlayan herhangi bir özür önermesi özür değildir. Özellikle felsefe ve siyaset felsefesi kategorik özrün şartlarını daha keskin sınır ve tanımlarla betimlerse de, bu dalların da temel aldığı sosyoloji ve psikoloji literatüründe kişiden kişiye özürlerin özür sayılabilmesi için bile en az su dört bileşene dikkat edilir:[3]

1-         hatanın kabulü

2-         hatanın tam olarak ne olduğunun söylenmesi

3-         pişmanlık, utanç, alçakgönüllülük ve içtenlik gibi duyguların varlığı

4-         hatanın tamirine ve bir daha tekrarlanmayacağına ilişkin sözler.

Tıpkı daha önce yazdığımız yazının son kısmını sadece Önder’i eleştirmek için yazmadığımız gibi bu yukarıdakini de sadece Önder’in özrünü sorunsallaştırmak için yazmadık. Orada genel bir kanaat önderliği eleştirisi vardı, burada da Önder’in üç özrü üzerinden genelde özür dileme ve yapısal güçsüzlük üzerine birşeyler söyleme isteği var.

İzlememiş olanlar için çıkan kısmın özetini verelim. Akif Beki 2 Haziran tarihli Radikal’de Sırrı Süreyya Önder konusunda kafasının karışık olduğunu, kendisinin de bir oyu olduğunu ama bu oyu Önder’e verip vermeme konusunda mütereddit olduğunu ifade eden, Önder’e “sana her kanal açık” da dediği ve bu sayede mazlumluğunu ti’ye aldığı bir mektup yazdı. Bunun üzerine Önder, Akif Beki’nin kendisine yönelttiği soru ve eleştirilere uzun uzun yanıt verdi. Karşılaştırmalı olarak baktığımızda Seçim Notları başlığında kaleme aldığı ve bize cevabının da bulunduğu üç özür içeren yazısında hem bir şeffaflık sorunu, hem de Akif Beki’ye yanıtına kıyasla yine bir özen sorunu var. Sırrı Süreyya Önder’in “çattık”, taraftarlarınınsa “yettiniz artık” dediğini duyar gibiyiz. Ancak bu kadar ısrarcı olmamızın meşru bir nedeni var. Bu özürlerden ikisinin sözlü olarak ifade edildiğini, Akif Beki’yle olanın yazılı ortamda olduğunu dolayısıyla sözlülük/yazılılık ayrımından bir fark doğabileceğini biliyoruz. Fakat buradaki sorunun sadece bu olmadığı kanaatindeyiz. Örneğin Önder, Akif Beki’yle kişisel olarak konuşmayı, daha sonra o konuşmasını Özgür Gündem’de aktarmayı da seçebilirdi, ama bir günlük gazetede köşe sahibi olması itibarıyla yapısal olarak güçlü olan Beki daha fazla ciddiye alınmak zorunda. Önder, Beki’nin servisini, topun atıldığı kortta, yani Radikal sayfalarında karşılıyor, bu çeşit bir imtiyaza da sahip. Böylece hem Beki’nin soruları, hem de Önder’in yanıtları aynı mecrada yankı ve haliyle okuyucu bulabiliyor. Şimdi gelelim ayrı ayrı yapısal güçsüzlük örneklerine…

Birinci özürle başlayalım: Önder’in LGBTT[4] örgütlerine dilediği özrün temelindeki “seçim bildirgesinde olup da seçim broşürüne yansımamış sözler”in ne olduğunu bilemiyoruz. Önder keşke o sözleri köşesinde de aktarsaydı. Çünkü böylece Önder iki önemli şeyi birden yapmış olacaktı, hem bu sayede LGBTT argümanlarına bir kez daha yer vermiş, hem de bu konudan o gün haberi olmuş seçmen tabanını da meselenin ne olduğu konusunda eğitmiş olacaktı.

Feministlere ilişkin özrünü aktarışı da aynı dertten muzdarip. Önder diline “maço”luk sızmış olmasından utandığını, öğrenmesi gereken çok şey olduğunu söylüyor ancak yine feministlerin kendisine tam olarak hangi deyim, kelime ve söylemlerden dolayı uyarıda bulunduklarını söylemiyor. Oysa hem yukarıda LGBTT örgütleri bağlamında sözünü ettiğimiz ötekine söz verme ve tabanı eğitme gereği nedeniyle, hem de özrün gerçekten özür olabilmesi için neyin ne olduğunun ayrıntılı bir şekilde anlatılması gerekiyor. Çünkü kamusal özrün özel alandaki özürden farklarından biri özür dilenmesi icap etmiş konular hakkında da kamuoyunu ayrıntılı bir şekilde bilgilendirmektir. Bunların yapılmadığı yerde Önder yapısal olarak güçsüz olana yer vermiş ancak bu yer verişi kendi çerçevelemesiyle yaptığından aynı zamanda paradoksal olarak sesini kısmış oluyor.

Önder’in Akif Beki’ye yanıtına özeniyle bir arada düşündüğümüzde –ki Beki Önder’in oldukça ayrıntılı yanıtını da yetersiz bulmuş– Önder’in yapısal olarak zayıf olanlara muamelesi ile yapısal olarak güçlü olana muamelesi arasında bir fark görüyoruz. LGBTT örgütleri, feministler ve yapısal olarak güçsüz evsiz/barksız/imtiyazsız olanların topu biraraya gelse de, gazete köşesi olduğu için tarihsel gücüne güç katmış beyaz erkek (Akif Beki) kadar olamıyorlar aslında. Sırrı Süreyya Önder, bizi ciddiye alıyor bir miktar ama köşesi olan bir adet beyaz adamı, örgütlü ama yapısal olarak güçsüz olanlardan daha fazla ciddiye alıyor. Kaldı ki özellikle Hacı Musa hikayesinde yapılması gereken yapısal olarak güçsüz olana ses vermek, onu yapısal olarak eşitlik noktasına taşımaktır. Bunun da nasıl yapılacağı bellidir: Yazının ve özrün bir etkisinin olması için Özgür Gündem sayfalarına taşınmış olması gerekiyordu. Biz yazıyı sadece Sırrı Süreyya Önder için yazmadık, yazının asıl amacı hem yanlışın olduğu bağlamı hem de düzeltilmiş halini mümkün olduğu kadar insana okutabilmekti. Bu açıdan yazı çeşitli sansür mekanizmaları nedeniyle amacına ulaşabilmiş değil.

Burada “yapısal güçsüzlük” meselesine epeyce bir dikkat çekmek istiyoruz çünkü bu konu hem Önder’i, hem de bize art niyet atfetmiş ve kendileri de esasen yapısal güçsüzlük içinden gelen Sırrı Süreyya Önder hayranlarını da ilgilendirmeli. Ne var ki bu durumu tapınacak bir kahraman bulduklarında yahut kendilerine göre daha güçsüzlerle karşılaştıkları vakit unutma eğilimindeler.

Oysa bu yazının bir kaç hafta önce değil de seçimlere yakın bir zamanda yayımlanmış olmasında niyet aramış olan Sırrı Süreyya Önder taraftarlarının şunu bilmesi gerekiyor. Sözkonusu yazı yaklaşık sekiz hafta önce hazır olmasına rağmen kendisine basılacak yer bulamamıştır. Yazıyı reddedenlerden sadece bir tanesinin nedeni teknik, diğerlerinin nedeni ise Sırrı Süreyya Önder’e biat ve seçimler öncesi eleştiriyi pasif susturma ile devre dışı bırakma isteğidir. Elbette ki Sırrı Süreyya Önder bütün bu olan bitenden sorumlu değildir. Ancak tercihimizin devletin aktif susturması ile (301), ahbap çavuş ilişkilerinin pasif susturması seçeneklerine sıkışmış olması oldukça kaygılandırıcıdır.

Kendi mahallesinin statükocu bekasını insanların doğru bilgi alma ve eleştirel düşünceyle karşılaşma hakkının ve kurumsal / demokratik değerlerin üzerinde tutan, sağlam eleştiriye tahammülsüz bir sol nepotism/ kayırmacılık ortama hakimdir, bunu görmezden gelemeyiz. Dolayısıyla Önder’in selam çaktığı devrimci geleneğin büyükçe bir bölümünün en azından bu yazı sürecinde bir miktar sınıfta kaldığının üzerinde durmamız  gerekmektedir. Bu devrimci geleneği temsil ettiğini sandığımız reddiyeci gazete ve dergilerin arasında ne yazık ki Özgür Gündem de vardır. Hatta durum o kadar vahimdir ki yazıyı okuyanlar bize nerelere gönderebileceğimize dair değil, nerelere niye gönderemeyeceğimize dair listeler vermişlerdir. Bu da üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken bir durumdur, zira müzakereci-eşitlikçi-katılımcı rejimleri sadece lidere ve seçimlere endeksli dar hesaplarla kurmanın imkanı yoktur. Kaldı ki diyalektiğin temel öğelerinden antitezi denklemin dışına atmak sadece sentez imkanını ortadan kaldırmaz, aynı zamanda tezin gücüne dair de şüphe içinde bırakır bizi. Biz meclise bir putu ya da ahbap çavuş ilişkilerinin Sırrı Abi’sini değil, iletişim kanallarını mümkün mertebe, kendisine oy vermeyenler de dahil herkesle açık tutacak, bu kanalların eşitlenip çoğalmasına katkıda bulunacak, herkesle eşit mesafede bir Sırrı Süreyya Önder göndermek istiyoruz. Sağ kayırmacılığı sol kayırmacılıkla dengelemek değil, bu çeşit bir oyunu temelden bozmak istiyoruz. Bu anlamda bir Mesih’e ve ona tapan dindarlara değil, temsilcisini ve temsil ettiği değerleri sahipsiz bırakmayacak, kendilerinin de eşitsizliği yeniden üretmeleri ihtimaline uyanık seçmenlere ihtiyaç var.

Son olarak, seçmeni eğlendiren anektodları yanı sıra bu çeşit tarihi ve kuramsal meseleleri ciddiye alıp tartışan bir adayı meclise göndermek tabii ki tercih nedenidir. Bizim yazıyı sansürledikleri halde Önder’in özrü yayımlandığında kendi sansürcülüklerinden utanmayıp “aslan Kaplan Sırrı Abi” söylemine sığınanların esas sevinmeleri gereken hiç değilse eleştiriyi ego sorunu haline getirmeyen bir adayı meclise gönderecek olmalarıdır. Ancak o adayın da hele hele yapısal olarak güçsüzleri temsil ederken, kendisinin bireysel olarak yapısal gücünün farkında olması, durumu eşitsizler lehine dengeleyebilmesinin ilk adımıdır. Yani sevgili Sırrı Süreyya Önder ‘yetmezamaevetgibi’…


[1] New York Üniversitesi, Siyaset Bölümü

[2] Yazar, İsviçre.

[3] Kaldı ki insanlığa karşı suç, etnik temizlik, soykırım suçları gibi suçlar sözkonusu olduğunda, bu bileşenler dışında kamusal alanda özür dilenmeden önce başka çeşit müzakere, mağdur grup temsilcileriyle fikir alışverişi ve kayıpların telafi edilmesine ilişkin garanti dahil pek çok bileşen aranır. Bunların geniş tabanlı müzakereler sonucunda kamuya açılması mağduru bir kere daha mağdur etmemeye dikkat eder. Zira mağdurun özür dilenmeye belki ihtiyacı varsa da, özrü kabul etmeme ve kabul etmediği durumda şeytanlaştırılıp/ ötekileştirilmeme hakkı da vardır. Türkiye’li aydınların imzaladığı metnin kamuya açılış sürecinde ötekine yer yoktur –öteki tarihten yokolduğu gibi bu süreçten de yokolmuştur. İstanbul’daki bir kaç Ermeni’ye metnin gösterilmiş olması bu yukarıda söylediğimiz sorunu halletmez, halletmediği gibi temsiliyet kanalları dışında o insanların etnisiteleriyle gördüğü için ayrıca sorunludur. Örneğin seks işçisi olduğunu alenen bildiğimiz bir insana bile kendi isteği dışında seks işçilerinin temsilcisi görevini veremez onu seks işçiliği kimliğiyle göremeyiz. Türkiye’de bu çeşit incelikler ne yazık ki henüz konuşulmamakta, Ermeni cemaati mensuplarıyla ilişki, ırkçılık sınırında özcülük kategorileri üzerinden dönmektedir. Bir iki Ermeni bulunup onlardan Ermeniler hakkında her şey sağılmaya çalışılmaktadır. Durum o kadar başlangıç seviyesinde seyretmektedir ki, burada neyin sorunlu olduğunu bile insanlara ayrıca anlatmak gerekmektedir.

[4] Blok kampanya sonrasındaki metinlerinde kısaltmayı LGBTT olarak değiştirmeli.

Yazıyı Azad Alik’te yayımladıktan sonra websitelerine taşıyan Hyetert Ekibi’ne, Recep Maraşlı‘ya ve Sesonline‘a ve yanıtın yazılması sürecinde okuyup düşüncelerini paylaşan Burcu Gürsel ve Deniz Buga’ya teşekkürlerimizle. Ayrıca yazı yayımlandıktan sonra düzeltme / açıklama özür arasında olmayan bir koşutluk  kurduğumuzu hatırlatan Yüksel Camas’a da teşekkür ediyoruz. Eleştirisi yerinde olsa ve düzetiyi yapmış olsak bile yapısal eşitsizlik eleştirimiz bakidir.

One Comment to “LGBTT örgütleri, Feministler, Evsiz Barksızlar ve Sırrı Süreyya Önder”

  1. That’s an all ’round amazingly written piece

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: