Laiklik ve dindarlık ekseni Türkiye siyasetini ve toplumunu anlamayı mümkün kılan en temel bakış açısı olarak yerleşti. Laiklik ve dindarlık üzerinden kurulan ikili karşıtlık, siyasi ve toplumsal resmin tamamını anlamayı mümkün kılmasa da pek çok akademisyen, kanaat önderi ve siyasi aktörün sürdürdüğü ve bu yolla her defasında yeniden yapılandırdığı bir araç haline geldi. Ancak bir aradayken var olabilen ve birbirini karşılıklı olarak yapılandıran bu iki pozisyon Türkiye’de siyaseti çıkmaza sokmakla kalmıyor; demokratikleşmenin önünde önemli bir engel teşkil ediyor ve toplum içerisinde uzlaşılması çok zor ayrılıklara yol açıyor.
Yokluk üzerinden görünür olmak: Türkiye’de başörtülü kadınlar
Yıldırım Türker: Asker Sevag’a ne oldu?
Bir gencin daha ölüsü geldi asker ocağından. Ve biz onun da ölümünün ardındaki gerçekler üstüne hiçbir zaman aydınlatılmayacağız.
Sevag Balıkçı’nın bir kaza sonucu, üstelik yakın arkadaşı tarafından vurulmuş olduğu bilgisiyle yetinmek zorundayız.
Aksi, TSK’nın geleneğinde yok. TSK, halka malumat değil, talimat verir. Biliriz.
Bir Ermeni gencin, 24 Nisan günü kaza sonucu hayatını kaybettiği hikâyesi, resmi devlet ideolojisinin 24 Nisan 1915’te başlatılmış olan Ermeni soykırımı hakkındaki gözükara inkâr politikasını unutarak inanabileceğimiz bir şey değil elbet.
Devamı için bkz: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1048713&Yazar=YILDIRIM+T%DCRKER&Date=09.05.2011&CategoryID=97
Ermeniler Varujan Köseyan’a tarihlerini borçludur
AGOS, 786
Varujan Köseyan’ı çocukluk yıllarımdan beri tanıyordum. Elinde fotoğraf makinesi, uzun saçları, büyük gözlükleriyle Kınalı Kampı’nın bir faaliyetinde karşılaştığımızı hatırlıyorum. Sonra da hep karşılaştık. Ama onunla dostluğumuz son iki yılda gelişti. Doktora çalışmamın arşiv araştırmasını yapmak için danışmaya gitmiştim hastanedeki odasına. Oturacak yer yoktu. Yatağının bir tarafı olduğu gibi yazılar, kitaplar, dosyalarla doluydu. Yatmak için kendine biraz yer açmıştı ama yatağın asıl sahibi kendisi değildi. Tuvalete doğru giden kısa ve dar bir arayı sağlı sollu günlük Ermenice gazetelerle doldurmuştu. Düşerse, bu Ermenice gazeteler kendisini koruyacaktı… Şaşırtıcı bir pratik zekaya ve hafızaya sahipti. Konuşurken de her şeyi söylemeden söylemenin ustasıydı. Yaz aylarında her gün çalışmaya gittiğim için, neredeyse her gün görüşüyorduk. Bu görüşmelerden birinde, ona kendi hayatını sormaya başladığımda, başlarda onun hayatının kimseyi ilgilendirmeyeceğini söyleyerek ayak diredi. Sonra sonra, anlatmaya karar verdi. Kimseye öyle doğrudan güvenecek göz yoktu onda. Zaman lâzımdı. Bir süre sonra birbirimize alıştık. Ben onun yalnızlığını, kızgınlıklarını, kırgınlıklarını anlamaya, o da benim toyluğumu, Cumhuriyet tarihiyle bir olan hayatının ortasına düşmüşken kendimi bulduğum acemiliği hoşgörüyle karşıladı. Ve konuşmaya karar verdi. Konuşmak, anlatmak istiyordu, neler yaşamış olduğu bilinsin istiyordu.
IHD’nin Sevak Şahin Balıkçı’nın öldürülmesiyle ilgili yaptığı basın açıklaması
Sevak Şahin Balıkçı, askerlik yapığı Batman’ın Kozlu ilçesine bağlı Gümüşgörgü Jandarma karakolunda 24 Nisan 2011’de vurularak öldürüldü.Ailesine “en yakın arkadaşıyla şakalaşırken kaza kurşunuyla” vurularak hayatını kaybettiği bildirildi.Ancak açıklamalar çelişkiliydi. Sonradan Jandarma Genel Komutanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre Sevak çit ören grupta yer alırken, “badi”si tel örgü yapanların başında nöbet tutuyordu. “Badi”nin silahının ateş alması sonucu Sevak karın bölgesine isabet eden bir kurşunla hayatını kaybemişti.
Oysa Balıkçı ailesinin Avukatı Cem Halavurt, olay yerinde yaptığı inceleme ve görüşmelerinin ardından, Sevak’ı vuran askerin üstlerinin silahını doldurması emrini vermeleri için geçerli bir nedenin olmadığını açıkladı. Zaten daha önce Sevak’ın sözlüsü, olayın kaza olduğuna inanmadığını, karakolda 50 lira çalındığını, suçun Sevak’ın üzerine atıldığını, bir uzman çavuşun Sevak’ı dövdüğünü, Sevak’ın bu olaya ilişkin komutanlarına bir şikayet dilekçesi verdiğini, baskı üzerine dilekçesini geri çekmek zorunda kaldığını, birliğindeki ülkücüler tarafından rahatsız edildiğini anlatıyor. Sözlüsü Sevak’ın bu bilgileri kendisiyle paylaştığını, kendisinin de, terhisine az bir zaman kalmışken olayın üstüne gitmemesini söylediğini aktarıyor. Bu bilgiler basında yer aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı tarafından yalanladı.
Ebru, mozaik, “Anadolu’nun rengi” değilim ben!
Talin Suciyan
AGOS, 787
Bana katlanabilmek için önce benden mozaik yaptınız, baktınız o çok statik oldu, ebruya döndünüz. Ama ister ebru deyin ister mozaik, hepiniz “Anadolu’nun rengi” olduğum konusunda hemfikirdiniz. Oysa ben sizin ne ebrunuz, ne mozayiğiniz, ne de Anadolunuzun rengiyim! Biliyorum, ölüp yok olunca, sesim çıkmaz, izim bilinmez olunca renklenebilirim, tarihimi ne kadar yok ederseniz o kadar renkli olurum sizin gözünüzde.
Ben sizin ne ebrunuz, ne mozayiğiniz, ne de “Anadolunuzun rengiyim”. Peki ne miyim? Kılıç artığı nesillerin çocuğuyum, bedenleri yağmalanmış, defalarca yerinden yurdundan edilmiş, binlerce yıl yaşadığı topraklardan bütün izleri son yüz yılda silinmiş, varlığı da, yok edilmesi de inkar edilmiş, mabetleri, okulları, vakıfları, tüm kurumları ve hatta teker teker insanlarının yürekleri, beyinleri ters yüz edilmiş, ele geçirilmiş, kendine yabancılaştırılmış, sindirilmiş bir halkın kızıyım. Bana ‘Türkiyeli Ermeni’ diyorlar.
I’m neither an ebru nor a tessera∗; nor am I ‘a color of Anatolia!’
Talin Suciyan
First you made me into a tessera in your mosaic of cultures just to be able to put up with me. But soon you found that too static and then you resorted to the image of ebru. Whether an ebru or a tessera, you all agreed that I was ‘a color of Anatolia.’ Yet, I’m neither your ebru nor your tessera, nor am I a color of your Anatolia. I know that I can acquire a color only if I’m dead and gone, mute and traceless; more colorful I become as you further destroy my history.
One Hundred Years of Abandonment
By Ayda Erbal and Talin Suciyan
The Armenian Weekly
April 2011 Magazine
The history of the Ottoman Armenians in the 19th century[1] is a history of great promises but also of greater abandonment. More than 200 Ottoman-Armenian intellectuals who were arrested the night of April 24, 1915 and the two weeks that followed possessed the damning knowledge that they were left alone. Zohrab’s Unionist friends, with whom he had dined and played cards, would choose not to stop his assassination. But abandonment will not abandon the Armenians. The survivors in the camps of Mesopotamia were alone, as were those hiding in the secluded mountains or villages of Anatolia. And those who survived through conversion or forced concubinage were left alone not only in the summer of 1915, but also in the hundred years that have followed.
24th of April Commemoration, HRA – 24 Nisan Anma IHD, Istanbul 2011
HRA Press Release
This old building, which serves now as the Turkish Islamic Arts Museum, is in fact the Ibrahim Pasha Palace which was used for long years as a prison.
This is the place where those arrested during the 24th April 1915 round-ups were kept before being sent to Haydarpasha train station to be taken into the inlands of Anatolia and from there to their death.
Today the websites of government departments, of the General Staff and other organisations loyal to the state tell a different story with exactly the same wording as if all were written by the same person. They say those arrested on the 24th of April were Armenian “Komitacis”, i.e. outlaws who were engaged in subversive activities against the state.
They all lie.
Confiscation and Colonization: The Young Turk Seizure of Armenian Property
Ugur Ungor
“Leave all your belongings—your furniture, your beddings, your artifacts. Close your shops and businesses with everything inside. Your doors will be sealed with special stamps. On your return, you will get everything you left behind. Do not sell property or any expensive item. Buyers and sellers alike will be liable for legal action. Put your money in a bank in the name of a relative who is out of the country. Make a list of everything you own, including livestock, and give it to the specified official so that all your things can be returned to you later. You have ten days to comply with this ultimatum.”[1]
—Government promulgation hanged in public places in Kayseri, June 15, 1915.
For more see:


