Çözüm Süreci: Tehlike Anında Camı Kırınız*

by ozge genc

[Editörlerin Notu: 25. dönem TBMM seçim meydanlarında gerek iktidar gerekse muhalefet tarafından zaman zaman kendisine en hoyrat davranılmış olan çözüm süreci, seçimlerden kimin galip çıkacağından bağımsız Türkiye’nin ivedilikle çözmesi gereken en önemli sorunlarından biri olmaya devam edecek. Bu vesileyle, Uluslararası Kültürel Araştırmalar Merkezi’nin (UKAM) Azad Alik editörlerinden Özge Genç ile Nisan ayında yaptığı röportajı yeniden yayımlıyoruz. 8 yıl TESEV Demokratikleşme Programı’nda çeşitli görevlerde çalışmış Özge Genç Nisan ayından bu yana PODEM’de Araştırma Direktörü olarak görev yapıyor. Genç 2013-2014 yıllarında Kürt siyasetinin farklı coğrafyalardaki farklı aktörleriyle görüşmeler yapmıştı.]

Enver Yalçın ve Ömer Uğurlu

“Yeni Türkiye” kavramı Çözüm Süreci adına neler vaat ediyor?

40 yıldır süren çatışma halinin sona ermiş olması ve devletin düşman bellediği bir hareketin lideriyle oturup konuşması ve çatışma çözümü yolunda ilerlemesi başlı başına yeni ve bunun “Yeni Türkiye” kavramının altını dolduran en önemli özellik olduğunu düşünüyorum. Çözüm Süreci’nde, askeri vesayeti kaldıran, PKK lideri ile enformel müzakere yürüten AK Parti’nin şu an yaptıklarından çok daha iyisini yapmasını bekleyen bir kitle var. AK Parti, bu vaatle yeniden hükümete geldiğinde, toplumsal zihniyette geri dönülmez çatlaklar oluşturmayı başarırsa ve demokratik kurumsallığı tüm farklılıklarıyla toplumu merkeze alarak yeniden inşa edebilirse “Yeni Türkiye’den” söz edebiliriz.

Çözüm Süreci’nin bütün Kürtleri kapsadığını düşünüyor musunuz?

Öncelikle, geri çekilme ve silahsızlanma aşamasının AK Parti ve PKK/HDP arasında yürümesi doğal. Özellikle de silahlı çatışma olasılığının ortadan kalkmadığı bir ortamda. Hükümet, silahı elinde tutan PKK ile konuşuyor ve buna diğer Kürtlerin bir itirazı yok. Ancak sorunun Kürtlerin tümünü ve daha geniş toplum kesimlerini kapsadığını düşünürsek, sürecin PKK ile sınırlandırılmayacağını ve hükümetin silah bırakmanın zeminini oluştururken bu kapsayıcılığı göz ardı etmeyeceğini düşünüyorum.

Aynı zamanda, süreç sosyolojik bir meşruiyeti olan ve kendi tabanlarına hükmedebilen iki güçlü lider üzerinden ilerliyor: Öcalan ve Erdoğan. HDP ve AK Parti tabanında hem destekleyici hem köstekleyici bir potansiyel olsa da, Çözüm Süreci ve barış ihtimali reddedilmesi mümkün olmayan bir temele sahip. HDP/PKK tabanına baktığımızda, insanlar 40 senedir süren çatışma halinin artık bitmesini istiyor. PKK’ye sempati duymayan İslami Kürtlerin rahatsızlıklarının AK Parti’nin temkinli duruşuna yansıdığını söyleyebiliriz. Bir de bağımsızlık çizgisini savunan HAKPAR, PAK gibi diğer partiler var. Şu an çatışma hali bölgede HDP’yi rakipsiz kılıyor ve Öcalan’la görüşme destekleniyor. Barış olduğu noktada bu partilerin talepleri de masaya yatırılmalı ve kamusal ve siyasi alanda varlık göstermeleri sağlanmalı.

Kürt halkı, AK Parti’yi Çözüm Süreci konusunda samimi buluyor mu? Yaptığınız saha çalışmaları neyi gösteriyor?

AK Parti’ye ilişkin yaklaşımla ilgili bir arada var olabilen üç eğilimden söz edebilirim. Olumludan olumsuza doğru sıralayayım. Bunlardan sonuncusu ağır basıyor. Birincisi, Erdoğan’ın şu ana kadar çözüme en fazla yaklaşan lider olduğunun farkında olanlar. Erdoğan’ın siyasi kariyerini riske atarak bu işin içine girmiş olması, hükümetin Öcalan ile başlattığı diyalog ve müzakere, Öcalan’ın Newroz konuşmaları ve Akil İnsanlar Komisyonu gibi adımlar insanlarda umut sıçraması yaratmış durumda. Aynı zamanda, sorunun bugünden yarına çözülebilecek bir sorun olmadığının farkında olanlar; bunlar devletin dönüşümünün kısa sürede olmasını da beklemiyorlar. Üçüncü eğilim ise beklenti yüksekliğinin ve Çözüm Süreci ile yükselen umudun yarattığı bir durum. En ufak bir negatif gelişme – mesela PKK’ye ait anıt mezarlarının tahrip edilmesi- veya AK Parti liderlerden gelen rencide edici demeçler, bu insanlarda müthiş hayal kırıklığı yaratıyor. Bu demeçler, Kürt siyasi hareketinin ve farklı coğrafyalardaki Kürtlerin algısını yöneten cümlelere dönüşüyor. Bu da çözüme olan inancı zayıflatıyor. “AK Parti sürecin içini boşaltıyor” en çok duyduğumuz tepki.

Çözüm Süreci’nde yapılması gerekenler veya eksik bırakılan yönler nelerdir?

Pek çok eksiklik sıralayabilirim, çünkü özellikle sivil toplum olarak en kolayı bu ve hepimizin kafasında ideal bir barış var. İdeali de bu gerçeğe giydirmeye çalışıyoruz. Elbette ideal bir Çözüm Süreci, kusursuz bir anayasa ve suçluların yargılandığı gerçek bir yüzleşmeyle olur. Buna rağmen, ben şöyle görüyorum: “Önce barış sonra demokrasi” boş bir laf değil. AK Parti’nin demokratik olmayan müdahalelerine bakarak, barışın partneri olamayacağına ilişkin güçlü bir söylem var. Demokratik olmayan bir iktidar barış yapar mı? Evet yapar. Bunun karşı tarafında da “teröristlerle barış olur mu?” söylemi var. İkisi de geçerli argümanlar değil. Barış süreçleri kendi duruşundan ödün vermeyen aktörleri masaya getirmeden, sadece demokratik aktörlerle yürümez. Çatışma çözümü dönemi ile çatışma sonrası demokratikleşme dönemi arasındaki farkı göz ardı etmemek gerekir. Biri olmadan diğeri olmaz demek değil bu, iki sürecin de farklı stratejileri var. Devlet ve silahlı gruplar ya savaşır, ya da barış için geçerli sebepleri vardır ve barışır. Bu sebepler AK Parti için iktidarda kalmak, PKK liderleri için cezaevinden çıkmak veya ülkeye dönüş yapmak olabilir. Yapılması gerekenleri ve eksik bırakılan yönleri, dünyadaki pek çok çatışma çözümü örneği için geçerli olan bu çerçevenin bilincinde olarak ele almanın süreci zayıflatmayacağını düşünüyorum.

Çözüm Süreci’nin selameti açısından şimdiye kadar sivil ve demokratik bir anayasa yapılmış olması gerekmiyor muydu?

AK Parti, Çözüm Süreci’nin zeminini hazırlayacak demokratikleşme adımlarında -anadilde eğitim, âdem-i merkeziyetçilik, koruculuk veya bölgesel politikalarda- fazlasıyla temkinli, kendisini sınırlayarak, tabanını sınayarak ve risk almayan bir yaklaşımla hareket etti. Anadilde eğitim ile ilgili şimdiye kadar Kürtçe okullara seçmeli ders olarak konuldu ve anadilde eğitimin özel okullarda önü açıldı. Bu adımlar, talepleri karşılayan değil, hükümeti zorlamayacak adımlardı. Öte yandan, tüm bu adımlar CHP-MHP muhalefetine (veya muhalefetsizliğine) ve AK Parti tabanının milliyetçi-muhafazakâr eğilimine rağmen atılıyor. Bu iki muhalefet partisinin yeni anayasa çalışmalarındaki “Türklük” vurgusu ve resmi dil ısrarını hatırlayalım.

Buradan anayasaya bağlayacak olursak, yeni anayasa yapım sürecine, hak ve özgürlükler ve devletçi anayasa paradigmasını değiştirmek açısından baktığımızda, ideal bir durum yoktu. Yine de en iyi önerilerin HDP heyetinden, ikinci sırada da AK Parti’den geldiğini gördük. CHP ve MHP –özellikle Kürt meselesini ilgilendiren birçok konuda- Anayasa Komisyon’undaki tartışmaları daha tutucu bir noktaya doğru çekmeye çalıştılar. Örneğin dil yasağının kaldırılma meselesinde CHP ve MHP karşı çıkarken, AK Parti bunu kendi anayasa önerilerine koydu. Bunun dışında anayasanın en tartışmalı konularından biri “Türklük” vurgusudur. Kürt meselesinin çözümünde yapılması gereken önemli şeylerden biri, etnik anlamda Türklük vurgusunun kaldırılmasıdır. AK Parti’nin önerilerine baktığımızda, vatandaşlık tanımının Türkiye vatandaşlığı üzerinden yapıldığını görüyoruz. Eylül 2011- Aralık 2013 arasındaki yeni anayasa yapım sürecinde, AK Parti’nin ve HDP’nin birlikte anayasa yapabileceği bir siyasi zemin yaratılabilirdi. Fakat AK Parti, bunu yapmayı tercih etmedi. Başka türlü, bu kadar keskin farklılıkların olduğu bir komisyonda oybirliği ile bir anayasa çıkması mümkün değildi. Türkiye’nin nihai anayasanın yazılabilmesi için, anayasa yazma saikinin siyasi ve bürokratik elitler arasındaki kavgaya üstün gelmesi gerekir.

Dolmabahçe’de okunan 10 maddeyi değerlendirir misiniz?  

Daha somut bir açıklama olabilirdi. Neden olmadı diye baktığımda, Çözüm Süreci konusunda isteksizlik veya içi boş vaatlerle oyalama gibi bir açıklama görmüyorum. Daha çok seçimler gibi bir gerekçe görüyorum. Seçimlerden önce bu 10 maddeyle ilgili anlamlı bir tartışma olabileceğini de düşünmüyorum.

Bizim sahada yaptığımız çalışmada –Kandil’de, Mahmur ’da, Avrupa’da ve cezaevlerinde- aşağı yukarı bu on maddeyi içeren talepler dile getiriliyordu. Bunlar genel itibarıyla Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin de gündem maddeleri. Önemli olan, içlerinin nasıl doldurulacağı meselesidir. Burada da farklı yaklaşımlar söz konusu olacaktır ve bu temel meselelerin kamuoyunda enine boyuna tartışılması gerekecektir.

Tarafların bu meselelerle ilgili somut bir planı olduğu izlenimine sahip değilim. Hükümet, ancak kendini güvende hissettiğinde ve yeni anayasayla birlikte demokratikleşme adımlarını atacaktır. Bu adımlar ülkeyi ve bölgeyi, eve dönüşlere ve normalleşme sürecine hazırlayacaktır. Yalnız, Kandil’de şöyle bir beklenti var; biz buradan dönüş yapacağız ve dönünce mahallelerden bölgelere kadar örgütlü ve kolektif yaşamı devam ettireceğiz. Siyasi hayata katılma – geniş anlamıyla halk için çalışmalar yapma- beklentisi var. Toplumun ahlaki ve sosyo-kültürel dönüşümünde kendilerine rol biçiyorlar. Dönüşte hayata geçirilecek planlara ilişkin bu tarz beklentiler var, fakat geri dönüşte kolektif kimlikten bireysel kimliğe geçiş kaçınılmaz olabilir ve burada sıkıntılar çıkabilir.

PKK silah bırakıp geri döndüğünde, sürgündekiler ve cezaevindekiler toplumsal yaşama yeniden katıldığında, birlikteliğin nasıl sağlanacağına dair endişeler var. Kandil, Mahmur ve Avrupa’dakiler ile konuşulduğunda, buralarda yaşam nasıl kurulduysa, döndükten sonra da o yaşamı kurarız, toplum kendi sorunlarına kendisi çözüm bulur anlayışı hâkim. Ben bunun da gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. O aşamada ilgili kamu, yerel kurumlar arasında işbirliği gerekecektir.

Peki, bu söylediklerinizi realize edecek çalışmalar var mı?  

Açıkçası böyle bir çalışma sivil toplum kanadında yok. Süreçteki ilk aşamanın geçilmesiyle bu tür çalışmalar hız kazanabilir. Çözüm Süreci’nin kendi dinamikleriyle işleyen bir süreç olması iyi. Ama son aşamada, normalleşme ve karşılıklı adaptasyon döneminde, yerel, ulusal, uluslararası işbirliklerine ve bir çeşit kurumsallaşmaya ihtiyaç olacaktır.

Devlet kanadında böyle bir çalışma var mı?

Devletin bu konuları düşündüğünü, dert edindiğini bir şekilde yol haritalarına dâhil ettiklerini biliyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce mecliste kabul edilen Çözüm Süreci çerçeve yasası bu anlamda önemli bir referans. Çerçeve yasada, psikoloji, güvenlik, sosyo-ekonomi, kültür, insan hakları gibi konu başlıkları sürecin esasları olarak yer alıyor. Yasanın gerekçesinde yer alan, Çözüm Süreci’nin “devlet politikası niteliğinin geliştirilmesi” ifadesi önemli. Sadece devlet değil, tüm siyasi ve toplumsal aktörler bu başlıkları eline alsın ve çalışmaya başlasın.

Sizce, Çözüm Süreci’nin zayıf yönleri nelerdir?

Sürecin en önemli zayıf noktası, onu yürüten güçlü bir devlet iradesinin olmamasıdır. Bürokrasi, asker, yargı, polis hala süreci engelleyecek ve zora sokacak potansiyele fazlasıyla sahip. Öte yandan, devletle ve devlet içindeki farklı elitlerle mücadele eden bir AK Parti hükümeti var. Fakat aynı zamanda, devletin ideolojisinden çok da kopuk değil. Ayrıca, tabanındaki milliyetçi eğilimi de ürkütmek istemez. Başka bir tarafta da silah bırakmaya tabanını zor ikna ettiğini söyleyen ve devlete hiç güvenmeyen bir PKK var.

Bütün bu aktörler arasında farklı saiklerle barışa direnç gösteren, engellemeye veya ertelemeye çalışan kesimler olacaktır. Nihayetinde, hiçbir Çözüm Süreci “spoiler effect” olmadan sonuca ulaşamadı. Bu kesimler her zaman olacak, ancak bunun bilincinde olunduğu zaman karşıt grupların olması zayıflık değil güç yaratabilir. İki tarafı da daha iradeli hale getirebilir.

Sürecin zayıf yönlerinden biri de sivil toplumun tutumudur. Darbe dönemlerinde vesayet rejimleriyle birlikte saf tutan sivil toplum aktörleri, süreç için güçlü bir baskı uygulamıyor. Özel sektör, STK’lar, meslek odaları ve medya kuruluşlarının tarafları adım atmaya zorlaması ve barışın en önemli meselemiz olduğu fikri etrafında kenetlenmesi gerek.

Dört bir tarafında savaşlar olan PKK’nin Çözüm Süreci sonucunda silah bırakacağını düşünüyor musunuz?

Orta Doğu’da sürekli değişen dinamiklerle birlikte PKK bölgesel bir aktör haline geldi. Özellikle IŞİD’in Kobani saldırısından sonra PKK’nin uluslararası tanınırlığı ve meşruiyeti arttı. Bu iki anlama geliyor. Birincisi, Rojava’daki durum silahları tamamen bırakma konusunu PKK için imkânsız kılıyor. İkincisi, PKK Türkiye’de silaha dönerse bu onun meşruiyetini zedeler. Zaten bütünüyle değil, ama Türkiye’de silahlı mücadeleyi sonlandıracaklarını deklare ediyorlar. Silah bırakma ve bırakmama meselesi çetrefilli bir mesele. Çözüm Süreci’ni başarılı kılacak faktör, silahların organik bir şekilde ihtiyaç duyulmadığı için bırakılması olacak.

Hükümetin bir yandan Türkiye’de PKK ile müzakere yürütüp diğer bir yandan PYD’ye mesafeli olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Hükümet, PKK ile görüşüyor olabilir ancak PKK’nin güçlenmesini istemiyor. Devletin, Çözüm Süreci’ndeki, nihai hedefi PKK’yi silahsızlandırmak ve tasfiye etmek. Kendi rasyonalitesi içerisinde sınırın ötesinde, PKK’ye yakın güçlü bir PYD hâkimiyeti de istemiyor. Şimdilik, devletin PKK ile ilgili algısının bölgedeki Kürt politikasına hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilişkiler hariç. Bununla beraber, değişen Orta Doğu dinamikleri karşısında, ileride öyle bir durum ortaya çıkabilir ki, Türkiye hükümeti sınırın öte tarafında şimdi istemediği aktörleri güçlendirmek zorunda kalır.

Muhalefet Partilerinin sürece yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz?

MHP ve CHP kanadının tabanıyla birlikte süreci destekler bir tavrı yok. Zaten kategorik olarak Abdullah Öcalan ile konuşulmasına karşılar. MHP’yi bir tarafa bırakırsak, CHP’nin buna karşı önerdiği yapıcı bir politika ya da bir plan da yok. Öcalan ile görüşülmesine karşı çıkan CHP, muhalefetini sürecin şeffaf olmaması üzerinden yürütüyor. CHP’den gelen şeffaflık eleştirisini haklı bulmuyorum. Çözümün her alanına yönelik ciddi bir sosyal baskı olsa şeffaflık talebini anlarım. Ama bu kesimlerden böyle bir sivil ve sosyal baskı olmadan bir de üstüne şeffaflık talep etmek, bana çok haklı gelmiyor. AK Parti’yi risk almaya zorlayan bir muhalefet olmaması çok kötü.

Peki, Çözüm Süreci şeffaf mı?

Sürecin şeffaf olması gerekmiyor. Aksine çatışma çözümü sürecinde şeffaflık ters teper, ama çatışma sonrası demokratikleşme ve geçiş dönemi adaleti sürecinde şeffaflık bir avantaj olur.

AK Parti’nin CHP’yi sürece dâhil etmek istememesi gibi bir durum görüyor musunuz?  

CHP, sürece kendisi dâhil olabilir. CHP, anayasa görüşmelerinden de anlaşılacağı üzere bir MHP kadar Kürtlerin temel taleplerine karşı çıkabiliyor. Yeni bir perspektif, öneri sunmayan CHP, kendisini sürekli karşıtlık üzerinden ifade ediyor. Bütün bunlara rağmen seçimlerden sonra reform süreçleri meclise geldiğinde, daha cesaretli adımlar atılabilmesi için CHP’nin katılımı önemli. CHP, kendisini de tabanını da barış perspektifine göre yapılandırmalı diye düşünüyorum.

Bölgede uzun süren alan çalışmaları yürüttünüz? Kürt halkının Gülen Cemaati’ne bakışını nasıl gözlemlediniz?

Farklı kesimlere bakarak cevaplandırmak gerekir. Saha çalışmasından bahsettiğiniz için Kürt hareketinden başlayalım. Kürt hareketinin, Gülen cemaatine karşı net bir tepkisi var. Hem de bu tepki AK Parti’ye olduğundan daha fazla, özellikle KCK davalarındaki ortak sorumluluğun da altı çiziliyor. Cemaatle ilişkili olduğuna inanılan kolluk ve yargı faaliyetleri ve KCK davalarındaki usulsüzlük ve adaletsizlikler, insanların hafızasında kötü bir yer etmiş. Kürt hareketi bir yandan hükümet ile iletişim kurabiliyorken, diğer yandan bölgede var olan idari, kolluk ve yargıyla anlaşmanın yolunu bulamıyordu. Halk orada başka bir şeylerin döndüğünün farkındaydı. Bence cemaat-hükümet çatışmasına hiç şaşırmayan kesim Kürtler olmuştur.

Peki, Cemaatin Çözüm Süreci’ne bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz.       

Biliyoruz ki dışarıdan bakıldığında Gülen cemaatinin çoğulculuk ve hoşgörü söylemleri vardı. Hatta ilk defa Kürtçe eğitim vereceğini bildiren okul cemaatin okuluydu. Öte yandan cemaatte çok ciddi bir PKK/KCK karşıtlığı var. Cemaat açık bir şekilde, Çözüm Süreci’nde PKK ile konuşulmasına engel olmak istedi. KCK davalarında akla hayale sığmayan usulsüzlükler PKK/KCK’yi sahadan silmek üzere kullanıldı. Cemaate yakın medya da bunun için kullanıldı. Biz cezaevlerinde yaptığımız sahada doğrudan Cemaati karşılarına aldıkları için KCK davasında yargılandıklarına inanan pek çok kişiyle konuştuk. Cemaat devletin içindeki nüfuzuyla bu meseleyi kendi bildiği ve istediği gibi çözmek istedi. Hükümet de buna izin verdi tabi. Hakan Fidan’ın savcı tarafından çağrılmasının ardından ve yolsuzluk operasyonları ile başlayan süreçte hükümet cemaatin etkisini kırmak için attığı adımlarla – örneğin Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması – KCK davalarında tahliyeler başladı. Cemaatin HDP’yi destekleyen bir takım açıklamaları olduğunu görüyoruz, ancak bunların Çözüm Süreci’yle değil, konjonktürle ilgili ve AK Parti karşıtlığı üzerinden yapıldığını düşünüyorum.

HDP’nin parti olarak seçime girmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

HDP’nin Kürt partilerinin önünü kesme işlevi kazanan %10 barajının altında kalarak meclise girememesi son derece adaletsizdir. Bu durum ortadayken, parti olarak seçime girme kararının sorgulanmaması gerektiğini düşünüyorum. Ben barajı geçmesini çok isterim ancak bu kolay değil. HDP’nin kendi seçmenine ne söyleyeceği, ne vadettiği ve kemikleşmiş oy tabanı dışında kimlerden oy aldığı önemli bir konu. Bu seçimde, özelikle CHP’nin oylarına talip olacaklar gibi görünüyor. Bu oylara talip olurken, karşıtlık üzerinden bir politika yürütürse özellikle oy alabileceği dindar kesimleri kendisinden uzaklaştırabilir. Bence idealde HDP kendi seçmenine şu mesajı vermeli; ben geleceğim ve hükümetin eksik kaldığı şeyleri yapacağım. Örneğin, anayasa yapılacaksa hükümetin düşünmediği maddeleri ben koyduracağım, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunacağım mesajını vermeli. Bu şekilde daha geniş bir kesimden oy alabilir. Umarım HDP barajı aşar, ama aşmazsa da umarım hükümet ve HDP bu süreci iyi yönetir. HDP olmazsa Çözüm Süreci ve yeni anayasanın özgürlükçü maddeleri konusunda zorlayan bir parti olmayacak mecliste. Yine de girememesi sürecin bitmesi anlamına gelmiyor bence. Kamuoyunu kullanarak süreçlere dâhil olabilirler. Anayasa yapımı veya Çözüm Süreci gibi politikalar, meclisle sınırlı değil ve olmamalı zaten.

Kobani Olaylarında HÜDA-PAR’lılar ile yaşanan çatışmayı göz önünde bulundurduğunuzda, PKK eve dönerse bölgedeki farklı gruplarla barış ortamını sağlayabileceklerini düşünüyor musunuz?

Eve dönüşlerde Öcalan’ın geri dönüşlerle ilgili çizeceği çerçeveye bakmak gerekir. Bu insanlar Çözüm Süreci’nin hangi aşamasında, nasıl bir misyonla dönecekler? Kademeli bir geri dönüş mü olacak, yoksa toplu geri dönüşler şeklinde mi olacak ve nereye dönecekler? Kürt siyasetinin İslami ve milliyetçi bileşenleri, devlet ve toplumun diğer kesimlerinin PKK’ye, PKK’nin onlara adapte olmasını gerektirecek bir süreç olur. Barış ortamının sürdürülebilmesi için, her bir kesimin kendi iç denetim mekanizmalarına sahip olması kadar, kamu ve sivil toplumun devreye girdiği özerk kurumlara veya insiyatiflere ihtiyaç olacaktır. Ayrıca, dönenlerin kolluk ve yargı tarafından kriminalize edilmemeleri gerekir. Geri dönenlerin, siyasete ve -siyaset dışında bir hayat tahayyül edilebildikleri noktada- farklı alanlara yönelmesinin kolaylaştırıcı bir işlevi olabilir.

Yine Kürtler arasında barışın sağlanması için koruculuk meselesiyle ilgili kapsamlı bir politikaya ihtiyaç var. Bu sadece korucuların silahsızlanması anlamına gelmiyor. Kürt toplumunun içindeki çatlakları yansıtan, sayısız ailesel ve sosyal travmalara yol açan ve sosyo-ekonomik yapıyı değiştiren bir kurum koruculuk. Bu şekilde kapsamlı olarak ele alınması gerekiyor.

AK Parti’ye yakın medya Kobani Olayları sırasında nasıl bir sınav verdi?

Türkiye’de gazeteciler hangi siyasi veya ideolojik duruşa sahip olurlarsa olsunlar gerçeği aktarmak gibi bir mesuliyetleri yokmuş gibi davranıyorlar. Ayrıca her biri belli bir siyasetin aktörü olarak karşımıza çıkıyor. Barış gelse de doğru düzgün gazetelerimiz olsa artık… AK Parti medyası, Kobani sürecinde iyi bir sınav vermedi. AK Parti medyasındaki bazı yazarlar süreç koptu kopacak bir şeyler yapmalıyız derdi ile hem HDP’ye hem de AK Parti’ye çağrıda bulundu. Bu kesimler daha çok HDP’yi eleştirmişlerse de, onların iyi niyetli olduklarını ve süreçle ilgili samimi bir endişe taşıdıklarını düşünüyorum. Bir de “sizden zaten bir şey olmaz”, “sizinle Çözüm Süreci de yürümez” gibi bir yaklaşımla süreci silip atmaya hazır olanlar vardı. Bence bu süreçte Kürtlerin derdi ve psikolojisi iyi anlaşılamadı. Aynı şekilde, Kürt hareketinde de bazı isimler ve gruplar özellikle sosyal medya üzerinden sokaktaki şiddeti körükleyen mesajlar attı. PKK hareketine yakın gazetelerinin dilinde ve olayları ele alış tarzında da ciddi problemler vardı.

Sonuç olarak, iki tarafın siyasilerinin, Kobani sonrası bu işin muhasebesini yapmış olduğunu düşünüyorum. Hükümetin, peşmergenin Türkiye topraklarından sorunsuz bir şekilde Kobani’ye geçişini sağlamada yapıcı davrandığını düşünüyorum. Hatta halkın konvoyu eşliğinde oldu bu geçiş. Kobani sonrası özellikle Cizre gibi bir merkezde sokağın sakinleşmesinde DTK, HDP heyetleri etkili oldu. Tüm bunların Çözüm Süreci’ne etkisi, tarafların birbirlerine karşı güveninin kırılması ve Çözüm Süreci ile ilgili anlayış farklılıklarının keskin bir şekilde ortaya çıkması şeklinde oldu. Silahsızlanma, demokratikleşme ve eve dönüşler olarak tanımlayabileceğimiz üç aşamalı Çözüm Süreci’nin iki taraf açısından farklı şekillerde de ele alınma durumunu pekiştirdi. PKK tarafının, bu üç aşamanın birbirini takip eden bir sıralamayla değil, birbirine paralel veya parçalı bir şekilde ilerlemesi beklentisi daha net bir şekilde ortaya kondu. Hükümet için kamu düzeni ve silahsızlanma çerçevesi, PKK için reformları içeren bir yol haritası barış için ön şart haline geldi. Devlet, PKK’nin sokaktaki gücüne karşı, iç güvenlik politikalarını sıkılaştırdı.

Sizce Çözüm Süreci bittiğinde özerk veya bağımsız bir Kürdistan kurulur mu?

Ana söylem, Abdullah Öcalan’ın da şekillendirdiği gibi bir Türkiyelik söylemi. Yani Türkiye içerisinde bir çözüm. Ama Türkiyelilik söylemi içerisinde, Kürdistani bir duruş da var. Bu bağımsız bir Kürdistan talebi anlamına gelmiyor. Kastedilen, daha çok yönetim şekli, örgütlü yaşam, kültür ve dil olarak özgür bir Kürdistan. Rojava ile birlikte bu tanımın içinde 4 parça Kürdistan vurgusu da daha çok var. Fakat bu hareketin “rehberi” Öcalan ise, Öcalan Türkiyelilik üzerinden bu süreci yürütüyorsa, ben Türkiyelilik çerçevesinden vazgeçileceğini düşünmüyorum. Türkiyeli halklarla birlikte yaşama iradesi ve Kürtlerin kendilerini yönettikleri özyönetim mekanizmaları talebi birbirine zıt talepler değil.

* Bu röportaj UKAM’dan Prof. Dr. Ihsan Kaya koordinatörlüğünde Enver Yalçın ve Ömer Uğurlu tarafından yapılmıştır. Orjinaline şuradan ulaşılabilir http://www.ukam.org/pdf/UKAM-soylesi13-ozge-genc.pdf

CCzVE-1W0AAqqHp

Neden Özge Genç?

Özge Genç, Türkiye’nin temel sorunlarına kafa yoran ve bunların çözümü için çalışmalarda bulunan önemli kişilerden biri. TESEV’den tanıdık yüzlerle birlikte yeni kurdukları Kamusal Politika ve Demokrasi Çalışmaları Derneği’nde (PODEM) Araştırma Direktörü olarak çalışan Genç, 8 sene TESEV Demokratikleşme Programı’nda Anayasa ve Yargı Reformu, Din-Devlet-Toplum ilişkileri, Kürt Meselesi, Azınlık Hakları, Polis ve Güvenlik Sektörü Reformu konularında araştırma ve savunuculuk faaliyetleri yürüttü. O, 2013-2014’te TESEV çatısı altında çalışanlardan oluşan bir araştırma ekibiyle birlikte Çözüm Süreci ile ilgili geniş bir saha çalışmasında yer aldı. Saha çalışması kapsamında Mahmur Kampı, Kandil, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Avrupa’nın çeşitli merkezleri ve Türkiye’deki cezaevlerinde bireysel görüşmeler ve kurumsal ziyaretlerde bulunuldu. 2003’te ODTÜ’den Uluslararası lisans derecesi alan Genç, 2004’te Londra Üniversitesi’ne bağlı School of Oriental and African Studies’ten (SOAS) Orta Doğu Politikası yüksek lisans derecesini aldı. Halen İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını sürdüren Genç, 2009-2010 arası ABD’deki Columbia Üniversitesi Orta Doğu Enstitüsü’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. O, Çözüm Süreci’nde sivil toplumun çok daha fazla rol üstlenmesi ve sürecin farklı alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik çalışmaların artması gerektiğini düşünüyor. Özge Genç, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve sosyo-ekonomik gelişimi gibi bir derdi olan siyasi parti, üniversite, STK, meslek odaları, özel sektör ve basın-yayın kurumlarının kendi insiyatifleriyle barışın en önemli sorunumuz olduğu fikri etrafında kenetlemesi gerektiğini düşünüyor.

2 Responses to “Çözüm Süreci: Tehlike Anında Camı Kırınız*”

  1. Ropörtajın ilk versiyonunda “AK Parti’ye yakın medya Kobani Olayları sırasında nasıl bir sınav verdi?” sorusu metinden kaybolmuş. 15 Haziran’da metne eklendi.

Trackbacks

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: