İnkâr ve sessizleştirme arasında birinci kuşak Kürt aydınları – III*

by Azad Alik

select.php_

Editörlerin Notu: Azad Alik’in düzenli ilgilendiği konulardan biri olan Ermeni soykırımı literatüründe yeni kaynaklara bir örnek olarak antropolog Adnan Çelik’in daha önce Yeni Yaşam gazetesinde daha kısa bölümler halinde yayımladığı yazılarını dikkatinize sunuyoruz. Bir kaç hafta devam edecek bu serisinde Çelik  Ermenilere ne olduğunun izini Kürt aydınlarının anılarında sürüyor. 

Adnan Çelik**

1915’te yaşananlara kendi yerelinde doğrudan tanıklık etmiş ve bunu anılarında çok ayrıntılı bir şekilde işleyen nadir kişilerden birisi Liceli Hasan Hişyar Serdî’dir. Kürtçe kaleme aldığı anılarında kişisel tanıklığın dolaysız anlatımı ile siyasi ve kimliksel aidiyet bağlamında yazmanın çelişkisini de ortaya koyar. Kürt-Ermeni ilişkilerini ve özellikle 1915’i anlattığı bölümler tam da bu çelişkiyi açığa çıkarır. Örneğin dediğine göre Kulp Vadisi’nde Ermeni partizanlar tarafından öldürülen yüzlerce Kürt arasında amcasının kardeşi Ali de vardır.

Fakat kardeşi öldürülen amcasının Ermeni fermanı (fermana filehan) ilan edildiğinde Ermeni kadın ve çocuklarını ölümden koruduğunu söyler. Sonrasında Kürt milliyetçisi bir bakış açısıyla Ermenileri Kürtlerin aleyhine çalışmalarıyla suçlar. Fakat devamında, siyasi angajmanını bir kenara koyup, yazdığı bölümde ise henüz onlu yaşlarında bir çocuk iken kendi köyünde tanık olduğu soykırımı bütün çıplaklığıyla şöyle betimler: “Bizim köyümüz Lice ile Hani arasında idi. Köye yakın ve üst tarafında da Huriler dönemine ait 5000 yıllık bir maziye sahip bir zindan vardı. Zira zindan doğal bir mağaranın içi oyularak yapılmıştı. Yöredeki Ermeniler toplanır, bu zindanın bulunduğu yarın başına getirilerek uçuruma bırakılarak parçalanır ve öldürülürdü. Cesetler zindana taşınarak üst üste atılıyordu. Zindan derin olduğu için buradan koku vermiyordu. […]

Kulp’tan 250 kişilik bir kadın ve çocuk topluluğu önlerine katıp aşağıya Diyarbakır ovasına götürdüklerini gördük. Amcam beni çağırarak ‘Bu kadınları götürenlerin başındaki adam Arif Bey isminde biridir. Git de ki ‘Bir erkek ve bir kız çocuğunu benim istediğimi ilet!’ Ben ve birkaç çocuk arkadaşımla birlikte, topluluğun ardına düştük. Bir ağacın altında Arif Bey dinlenirken yakaladık. İsteğimizi Arif Bey’e ilettik. Arif Bey dönüp bize ‘Gidin, onların içinden iki kişiyi alarak götürün’ dedi. Ben kendisine ‘Beyim bunların etrafında asker doludur. Bizi dipçik ve süngülerle döverler.’ Arif Bey: ‘Gidin benim gözüm sizde !…’ Biz, kadın ve çocuklardan oluşan topluluğa yaklaştık. Askerlere, Arif Bey’den geldiğimizi belirterek isteğimizi söyledik. Kadınların ve çocukların içine girdik. Onlar da ölümlerini bekler bir haldeydiler. Koca kadınlar derlerdi ki ‘Bizi götürün, biz sizin her tür işinizi yapabilecek durumdayız.’

Biz alelacele içlerinden Lusi ismindeki kız çocuğu ile Artin ismindeki erkek çocuğu alarak ayrıldık. Sonra toplam olarak amcamın yanında yedi, annemin yanında da üç Ermeni çocuk korunmak üzere gizleniyor ve besleniyordu… Biz çocukları götürmeye giderken Arif Bey’in onayını aldığımızı düşünerek rahatlamıştık. İki çocuğu eve bıraktıktan sonra yine dönüp sürgün yollarındaki Ermeni kadın ve çocukların yanına merak ederek gittik. Onlara korkudan yaklaşamadık, ancak uzaktan izledik. 20 kişiye yakın insan kalmıştı askerler onları, her defasında üçer-dörder uçurumun tepesine götürerek kaybediyordu. Bir süre sonra yine gittik baktık. O kadın ve çocukların cesedi yardan atılarak parçalanmış vaziyette olduğu yerde kalakalmıştı…”

1915’teki soykırım gerçeğine doğrudan tanıklık etmiş olan Serdî’nin anıları, yaşadıkları ile ideolojik angajmanlar doğrultusunda geliştirdiği genel tutum arasındaki gerilim ve çelişkiyi yansıtması açısından son derece önemlidir. Yazar Kürt aydınlarının milli çıkar temelinde geliştirdikleri siyasi tutum ve sessizleştirme politikasının dışına çıkan bir alan olarak kişisel tanıklığından bahsettiği her anda bu çelişkiyi derinleştirmektedir. Gözleriyle bizzat tanık oldukları ile onları siyasi bir anlamlandırma filtresinden geçirdikleri arasındaki gerilim, birinci kuşak Kürt aydınlarının anılarında öne çıkan ana noktanın özeti gibidir.

*********

51HjR0khm2L._SX344_BO1204203200_

Birinci kuşak Kürt aydınlarının kendi anılarında 1915 Ermeni-Asuri soykırımına yönelik “sessizleştirme” ve “inkâr” arasında salınan genel yaklaşımları içerisinde inkara en fazla yaklaşan kişi Nuri Dersimi’dir. Hatıratım isimli kitabı, birinci kuşak Kürt aydınları içerisinde Kürt-Ermeni ilişkileri ve 1915 üzerine yazılmış en ayrıntılı ve en milliyetçi metindir. Dersimi’nin aile geçmişi, çocukluğu ve köy yaşantısı üzerine yazmakla başlayan anıları birden “Ermeni Meselesi” başlıklı uzun bir bölümle kesiliverir. Kürt-Ermeni ilişkilerinin tarihselliği ile başladığı bölüm ilerledikçe Kürtlerin Ermenilerden gördüğü zulmü vurgulamaya ve en sonunda bir buçuk milyon Kürdün Ermeniler tarafından öldürüldüğü iddialarına varır. Buna rağmen Kürtlerin “36.000 Ermeni’yi ölümden kurtarıp bir evlat muamelesiyle Dersim’de muhafaza etmiş oldukları Türkiye hükümetinin bile şiddetle tenkidine hedef olmuştu. Türk hükümetinin bütün ısrarlarına rağmen Dersimliler Ermenileri asla teslim etmeyerek muhafaza etmişler ve 1917 senesinde mezkûr Ermenileri Sovyet hükümetine teslim etmişlerdi” der. Daha sonra kendisi I. Dünya Savaşı’nda Erzincan’da görevli iken Ermeniler tarafından öldürülen Kürtler, yakılan köylerinden bahseder. Bölümün sonlarına doğru ise kızgınlığını Avrupa ve Amerikalı misyonerlere yöneltir: “Kürtlerin felaket ve sefaletini bir lisani edebiyle ile tasvir etmek lüzumunu Alman veya Amerikan misyonerleri vicdanlarında hissetmediler. Şarki Anadolu vilayetlerinden 1,5 milyon Ermeni tehcir edildiğini ve bunlardan 600 000 Ermeni’nin yollarda katliama maruz kaldığını yazmış olan Avrupa barbarları Erzurum, Van, Bitlis ve diğer Şark vilayetlerinin yukarda tafsilatıyla bildirildiği üzere Ruslar tarafından istilası sıralarında Ermeniler tarafından oralarda sakin olan Kürtlerden öldürülen 1,5 milyonu mütecaviz olan kıtalden bir nebze olsun bahsetmediler”.

Dersimi’nin son derece milliyetçi ifadelerle dolu olan bu hatıratlarında 1915’te yaşananlar, hep Ermenilerin Ruslarla iş birliği içerisinde Serhad bölgesindeki Kürtlere yönelik “katliamları” üzerinden analiz edilir. Ona göre ortada bir katliam varsa o da Kürtlere yönelik olanıdır. Nitekim yukarıdaki alıntıda belirttiği bir buçuk milyon rakamı da tesadüf değildir. Yazar, Ermeniler tarafından sıkça ifade edilen bir buçuk milyona gönderme yapmayı amaçlıyor gibidir.

***

İkinci kuşak Kürt aydınlarının yazdığı anılarda ise 1915’e dair yaklaşım hatırlama ve yüzleşme ekseninde ilerler. Hepsi 1920’li ve 30’lu yıllarda doğmuş, 1915’in canlı hafızasını büyüklerinden dinlemiş, hayatta kalan veya Müslümanlaş- tırıl-mış olan Ermenileri dinleme fırsatı yakalamış ve soykırıma dair birçok hafıza mekânının hikayelerini dinlemiş olan bu kuşak için 1915’te Ermenilere yönelik gerçekleşen şey kesinkes bir soykırımdır. Aydınlar dönemin İttihat ve Terakki yönetimince planlanan bir soykırım olarak gördükleri bu sürece dair resmi tarihin inkârcı alanına girememiş olan bu hafızanın hayaletinin farkındadırlar. Birçoğu bizzat kendi aile üyelerinin ağzından birinci elden tanıklık hikayeleri ile büyür. Çoğu özellikle 1950’lerden sonra günden güne büyüyen Kürt siyasi hareketinin önemli aktörleri olarak cezaevlerinde, siyasi çalışma yürüttükleri köylerde ve sosyalist bir geleneğe mensup olmaları itibariyle resmi tarih tezinin eleştirisini yapan alternatif okumalarla 1915’te olanlar üzerine daha bütünlüklü bakma fırsatı bulur ve soykırım surecinde Kürtlerin rolü üzerine de düşünmeye başlarlar.

Örneğin Musa Anter, Hatıralarım kitabında 1915 yılında Çüngüş yerel eşrafından Güllü Bey’in desteğiyle Çüngüş ile Çermik arasında bir yerde bulunan Dudeng sarnıcına atılarak öldürülen Ermenilerin hikayesini anlatır. Naci Kutlay cezaevinde tanıştığı, 1915 yılında Diyarbekir’deki Milis Alayı komutanı olan Cemil Paşazade Mustafa Bey’in oğlu Esat Cemiloğlu’nun kendisine verdiği ve Kürtlerin 1915’teki rolünü özeleştirel bir şekilde değerlendiren mektubu 2007 yılında kamuoyu ile paylaşır. Canip Yıldırım Hevsel Bahçesinde Bir Dut Agacı’nda özellikle Diyarbekir’deki Kürt eşrafının 1915’teki rolünü ayrıntılı bir şekilde anlatır. Tarık Ziya Ekinci, Lice’den Paris’e Anılarım kitabında Lice’deki Ermeni katliamlarına dair aile içinde anlatılan hikayelerden bahseder. Silvan’ın ünlü şeyh ailelerinden birisine mensup olan Mahmut Yeşil, Silvan’daki eski Ermeni köyü olan Gundê Cano’daki katliama dair çıplak şiddet hikayelerini anlatır. Yine Raman aşiretinden Hüseyin Demirer’in, babası Emin’i anlattığı Ha Wer Delal isimli kitap, 1915’te yaşananlara dair son derece önemli bilgiler verir. Amcaları Ömer ve Mustafa’nın dönemin valisi ve Diyarbekir’deki soykırımın yegâne planlayıcısı Doktor Reşit ile iş birliği yaparak şehir merkezindeki Ermenileri keleklere bindirip Musul’a götürme vaadiyle Dicle nehrinde toplu öldürme ve tüm değerli eşyalarına el koyup Vali ile bölüşme hikayesini, “görev” bittikten sonra Vali’nin çeteleri tarafından nasıl öldürüldüklerini bütün detaylarıyla anlatır.

*  Bu yazı dizisi daha kısa bölümler halinde Yeni Yaşam gazetesinde yayımlandı

**Sciences Po Lille, Meshs, Post Doc

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: